O slideshow foi denunciado.
Utilizamos seu perfil e dados de atividades no LinkedIn para personalizar e exibir anúncios mais relevantes. Altere suas preferências de anúncios quando desejar.

Vesayet kavrami ahmet türkan

379 visualizações

Publicada em

BM vesayeti dünya üzerine çöreklenmiş bir zulümdür. İslam birliği acilen kurulmalıdır.

Publicada em: Educação
  • Seja o primeiro a comentar

  • Seja a primeira pessoa a gostar disto

Vesayet kavrami ahmet türkan

  1. 1. ASKERİ VESAYETTEN KURTULUŞ TÜRKİYE DEMOKRASİSİNİN SANCISI: ASKERİ VESAYET Hazırlayan Ahmet TÜRKAN-Araştırmacı Yazar İstanbul, Ekim 2011
  2. 2. İÇİNDEKİLER ÖZET GİRİŞ KISALTMLAR BİRİNCİ BÖLÜM 1. Vesayet Kavramı 1.1 İdari Vesayet 1.2 Askeri Vesayet 1.3 Dış Vesayet 1.3.1 Birleşmiş Milletler ve Diğer Yabancı Güçlerin Vesayet Etkileri. 1.3.2 Nato 1.3.3 IMF ve Para Politikaları 1.3.4 Avrupa Birliği 1.4 Kamu Denetçiliği (Ombudsmanlık) Kavramı 1.5 Türk Medeni Hukukunda Vesayet, velayet ve vasi konusu 1.6 Denetim 1.7 Yönetim 1.8 Kontrol 1.9 Eğitimde Tek Tip İnsan Modeli İKİNCİ BÖLÜM 2. Türk Silahlı Kuvvetleri(TSK)’nin Vesayet Algılaması 2.1 İç Hizmet Kanunu 2.2 MGK (Milli Güvenlik Kurulu)ve Milli Güvenlik Siyaset Belgesi 2.3 Darbe Mantığı 2.4 Kadrolaşma 2.5 Mevcut İktidarlara Bakış 2.6 Laiklik Kavramı ve Vesayet Anlayışı Arasındaki İlişki ÜÇÜNCÜ BÖLÜM 3. Demokrasi Ve Türkiye 3.1 Anayasada Demokrasi Tanımı 3.2 İdari Vesayet ile Askeri vesayet Kavramları arasındaki çelişki. 3.3 Laiklik 3.4 Yasama 3.5 Yürütme 3.6 Yargı 3.6.1 İdari Yargı 3.6.2 Askeri Yargı 3.6.3 Yüksek Askeri Şura 3.6.4 Darbe ve Hukuk dengesi 3.6.4.1 Hukuk Katliamları 3.6.4.2 AYM Kararları 3.6.4.2.1 367 Skandalı 3.6.4.2.2 411 el skandalı 3.7 İnsan Hakları
  3. 3. 3.8 Vesayet Konusunda Yazılmış Makalelerden Örnekler 3.8.1 Vesayet Algısı 3.8.2 Vesayet Zincirleri Kırılamadı SONUÇ KAYNAKLAR ÖZGEÇMİŞ
  4. 4. ÖZET Türkiye son zamanlarda hızlı bir değişim sürecinden geçmektedir. Bu değişimin bir yanı ekonomik kalkınma ve ekonomik alanda kaydedilen gözle görülür değişim, Türkiye’yi dünya ülkeleri arasında gelişmişlik veya büyüklük sıralamasında 16. sıraya taşımış bulunmaktadır. Ekonomik açıdan kaydedilen bu gelişmeye karşılık demokrasi ve insan hakları açısından da bir gelişme hissedilmektedir. Ancak bu gelişme ekonomideki gelişmeye paralel bir değer ifade etmiyor. Türkiye demokrasi ölçüm verilerine göre halen demokrasiyle yönetilmekte olan 110 ülke arasında 87. sırada yer alıyor. Demokratikleşme açısından kaydedilen değişimlere rağmen bu çelişki nasıl ortaya çıkıyor? Bunun en basit açıklaması demokratikleşme ölçümlerinde ilk bakılan noktalardan birinin asker-siyaset ilişkileri olmasıdır. Ne yazık ki bu alanda Türkiye’nin kaydettiği ilerleme hâlen yetersiz kalmakta, askerin sistem üzerindeki vesayetçi konumu demokratik ülkeler sıralamasında onu halen aşağılarda tutmaya devam etmektedir. Askerin değişik yollarla siyaset üzerindeki vesayeti, ilgili ilgisiz birçok kurumda asker temsilcilerin bulunması üzerinden veya MGK’daki askeri varlığın ülkenin yine ilgili ilgisiz birçok konusu üzerinde bir denetim konumunda tutulması, demokrasi seviyesindeki düşüklüğün nedenlerinden sadece bir kaçı. Hiç ilgisi olmayan hususlarda sürdürdüğü bu vesayet bir yandan TSK’yı kendi işleyişi itibariyle verimsizleştirmekte, kendi konularında dahi açık zaaflara düşürmektedir. Bugün daha açık bir toplumda bu tespitleri daha kolay dikkat çekilebilir örneklerle söyleyebiliyoruz. Diğer önemli bir konu da YAŞ’taki yapılanma. 2010 yılı Ağustos Şurası dolayısıyla yaşananlar, YAŞ’ta tayin, terfi, ihraç gibi konularda “teamül” diye bahsedilen unsurların hiçbir ölçüsünün olmadığını gösterdi. YAŞ’ın bu tür hususlarda istişari bir organdan karar alıcı bir organa gelmesinin tarihi yine darbelerin tarihiyle yakından ilgili. Yine bir darbe ortamında askerler kendi terfi, atama ve kadrolaşmalarıyla ilgili bütün kuralları sivilleri tamamen devre dışı bırakacak tedbirleri alarak tesis etmişlerdir. Demokratik bir ortamda bu durumun sürdürülmesi imkânsızdır. En basitinden terfi mekanizmasının dayandığı mantık en basit örgüt sosyolojisi verileri açısından tespit edilebilen bir zaafın yansımasıdır. 926 Sayılı TSK Personel Kanununun 49/d maddesine göre: Hizmet ve görev ihtiyacı sebebiyle bulundukları rütbede hizmete devam etmelerinde zaruret görülen general ve amirallerden her yıl en fazla 36 general ve amiral, Genelkurmay Başkanının teklifi ve YAŞ’ın üçte iki çoğunluğunun kararı ile bir yıl daha aynı rütbede hizmete devam edebilmektedir. Terfinin bir müktesep hak gibi değerlendirilmesi sonucu, üstelik hiçbir “zorunluluk hali” tanımlanmaksızın her yıl bu rakam fazlasıyla aşılmakta ve General-Amiral sayısı normalin (301) çok üstüne (363) çıkarılmaktadır. Gereksiz görev süresi uzatmaların alt kademelerde hiçbir kıstasa uymayan bir kadrolaşma algısı yaratması dolayısıyla kurum içinde de bir hoşnutsuzluğa sebep olmaktadır . Bu hantallaşmanın en somut görüntülerinden biri de bütün subay sayısının en az üçte birinin hâlihazırda Ankara’da görevli olması. Kuşkusuz bunun hantallaşma kadar Ankara’da hükümet üzerinde vesayeti sürdürme isteğiyle de ilgisi vardır. 1 1http://www.sde.org.tr/tr/haberler/1574/yuksek-askeri-sura-yas-ve-hukumet-tsk-iliskileri-tespitler-ve-oneriler- raporu.aspx
  5. 5. 2011 YAŞ toplantısı öncesi yaşananlar ise bunun en büyük ispatıdır. YAŞ toplantısına günler kala Genel Kurmay Başkanı ve Kara, Deniz ve Hava Kuvvetleri komutanlarının istifası mevcut siyasi iktidarı güç durumda bırakmak ve kendi planladıkları teamüllere uygun paşaların terfilerini sağlamaktı. Hükümetin çevik hareketi ve dik durması ile istenen terfiler gerçekleşmemiş ve vesayetçi anlayışa bir anlamda şimdilik dur denmiştir. TSK’nın halen soğuk savaş dönemlerinin ihtiyaçlarına ve iç-dış düşman tehdit konseptlerine göre yapılanmış olması da ayrıca üzerinde durulması gereken hususlardan biridir. Oysa Yunanistan ve Rusya düşmanlıkları dolayısıyla birer ordu bulundurmanın mantığı yok artık. Hele tamamen “iç düşman” tanımına göre Ankara’da zırhlı birlikler bulundurmanın bugün izahı yok. Bunlar Türkiye’nin savunmasını güçlendirmiyor, aksine çok önemli zafiyetler oluşturuyor. Burada açıkça ifade edilmesi gerekir ki, aranan TSK’nın zayıflatılması veya yıpratılması değil, daha verimli ve etkili bir yapılanması için bir sistem arayışıdır. Doğrusu bugünkü haliyle TSK hem verimsizliğini ve hantallığını hem de demokratik bir ortama uygun olmadığını kanıtlamış durumdadır. Yeni ve daha güçlü bir TSK için vakit geçiyor. Ama bunu kim ve nasıl yapacak? Bir soru da bu. Cevabın kesin olarak bilinen kısmı bu işin TSK’yı fazlasıyla aştığıdır. Hiçbir “asker ötekileştirmesi “mantığına dayanmıyor bu cevap, tamamen örgüt sosyolojisinin gerçekleri dolayısıyla, bu çapta bir kurumun reformu sadece o kurumun iç işleyişine bırakılamaz.2 2http://www.sde.org.tr/tr/haberler/1574/yuksek-askeri-sura-yas-ve-hukumet-tsk-iliskileri-tespitler-ve-oneriler- raporu.aspx
  6. 6. GİRİŞ Türkiye’de son yıllarda en çok şikayet edilen konulardan bir tanesi “Askeri Vesayet”tir. Bu çalışmada vesayet kavramı ve askerlerin vesayet algılaması üzerinde durulmuş, Türkiye’nin idari yapısı ve yönetimde İdari vesayet, Ombudsmanlık ve Kamu Denetçiliği gibi önemli hususlara işaret edilmiştir. Son 50 yılını darbeler ile heba eden ülkemizde askerin ısrarla neden müdahale etmek istediği, askerin vesayet algısının nasıl oluştuğu ve neden devam ettirilmek istediği konularına akademik çalışmaların ışığı altında bir yaklaşım sergilenmiştir. Darbe sonralarında yapılan Anayasalarda vurgulanan konular, halkın ve idarenin yeni Anayasalar karşısında takındıkları tavır, çekilen ekonomik ve sosyal sıkıntıların kaynağına işaret edilmiştir. Türkiye’de özellikle 27 Mayıs 1960 tarihindeki askeri darbeden sonraki süreçte siyaset, ekonomi ve hukuk alanlarında etkisi giderek artan kurumların en önemlilerinden biri Milli Güvenlik Kurulu’dur. MGK yıllarca hem rutin aralıklarla yaptığı olağan toplantılarla siyaseti yönlendirmiş ve hem de Milli Güvenlik Siyaset Belgesi olarak adlandırılan bir metinle bu alandaki etki ve belirleyiciliğini devamlı hale getirmiştir. Bu nedenle hem MGK’nın ve hem de Milli Güvenlik Siyaset Belgesi’nin oluşumu, görevleri ve etkileri analiz edilmeden cumhuriyet dönemi Türk siyasal hayatının anlaşılması oldukça güç olacaktır.3 Milli Güvenlik Siyaset Belgesinde halkımızın İslam inancı İrtica olarak adlandırılmış ve 28 Şubat sürecinin yaşanmasına ve binlerce askerin fişlenerek TSK’dan kopartılmasına sebep olmuştur. Konu ayrıca MGK ve Milli Güvenlik Siyaset Belgesi başlığı ile incelenmiştir. Anahtar Kelimeler: MGK, TSK, Milli Güvenlik Siyaset Belgeseli, Ombudsman,Vesayet 3 http://www.sde.org.tr/tr/haberler/1261/askeri-vesayetten-demokrasiye.aspx
  7. 7. BİRİNCİ BÖLÜM 1. Vesayet Kavramı Vesayet aslında bir özel hukuk kavramıdır. Hukuk alanında haklarını kullanma ve görevlerini yerine getirme yeteneği bulunmayan gerçek kişiler adına bu haklan kullanma yeteneğine sahip diğer gerçek kişilerin hukuki işlemler yapabilme yetkisiyle donatılması ve bu hakları kullanması anlamına gelmektedir. Vesayet altındaki kişinin tamamen veya kısmen bu hakları kullanma hakkı yoktur. İdari vesayet kavramı; özel hukuktaki vesayet kavramından farklı anlamlar taşımaktadır. Bir kere özel hukuktaki vesayet, vesayet altına alınan kişinin hak ve menfaatlerini korumak ve gözetlemek için öngörülmüştür. Oysa idari vesayetin amacı, idare vesayete uyruk tüzel kişinin yapacağı işlem ve eylemlere karşı bireylerin ve toplumun yararını korumaktır. İkinci olarak medeni vesayette, vasi, vesayet altına alınan kişinin yerine geçerek onun nam ve hesabına irade açıklamak ve tüm işlem ve eylemlerini yerine geçerek yapmak durumundadır. Oysa idari vesayetle, kamu tüzel kişinin hangi işlemlerinin vesayet denetime tabi tutulacağı kanunla sınırlanmıştır. Hukuka uygunluk ve yerindelik denetimi yapılır. Ancak kamu tüzel kişisinin yerine geçerek karar veremez (kamu tüzel kişisinin gecikme ve ihlali giderme zorunluluğu olduğu haller hariç). Son olarak özel hukuktaki vesayet ilişkisinde tek bir vasi vardır. İdari vesayetle kamu tüzel kişisinin işlemlerinin konu ve türlerine göre merkezi idaredeki çeşitli makamlar vesayet yetkisi ile donatılmış olabilir. Her ne kadar bu iki kavramın birbirinden tamamen farklı olduğu belirtilmekte ise de, gerek özel hukuktaki vesayette (medeni vesayet); gerek ise idari vesayette işlemi gerçekte yapmaya yetkili kişiye güvensizlik ve bu kişinin işlem ehliyetine getirilen kısıtlamalar söz konusudur.4 1.1 İdari Vesayet İdari Vesayet Çeşitli Şekillerde Tanımlanmıştır: - Ord.Prof Sıddık Sami ONAR'a göre "idari vesayet, merkezin, ademi merkeziyet idarelerinin icrai kararlarını, idari fiil ve hareketlerini denetlemek ve bu kararları bozabilmek salahiyetidir. - Georges Vedel idari vesayeti Devlet yetkililerinin yerel yönetim ve kamu hizmeti yönetimi tüzel kişilerinin organlarının işlemleri üzerinde, kanuna saygıyı temin etmek, kamu yaran dışında ve yetkinin kötüye kullanılarak yapılması mümkün işlemlerden kaçınmak ve yersel ve teknik çıkarlara karşı ulusal yararı korumak için yaptıkları denetimdir diye tanımlanmaktadır. - Nuri TORTOP'a göre idare vesayet, yerinden yönetim kuruluşlarının yürütme kararlarının ve yönetsel eylemlerini denetleme ve bozabilme yetkisidir. 4 YILMAZ Mahmut Esat;Hak.Ütğm;Ulus Devlet Bağlamında İdari Vesayet Denetimi;Makale (AYİM 15 Numaralı Dergi)
  8. 8. - Şeref GÖZÜBÜYÜK'e göre yerinden yönetim kuruluşlarının kendileri dışında başka bir yönetsel kuruluş tarafından yasaların öngördüğü sınırlar içinde denetlenmesine idari vesayet denetimi denmektedir. -O. Meriç idari vesayeti "Merkezi idareye, adem-i merkeziyet idarelerinin icraya ilişkin bazı kararlarını idari işlem ve eylemlerini kanunla gösterilen sınırlar içinde kontrol etmek ve bozmak yetkisidir şeklinde tarif etmiştir. - Metin GÜNDAY'a göre ise idari vesayet yetkisi, merkezi idare tarafından temsil edilen devlet tüzel kişiliğinden ayrı bir tüzel kişiliğe ve özerk iradeye sahip olan yani merkezi idareden yada merkez kabul edilen kamu tüzel kişisinden bağımsız olarak işlemler tesis etmeye yetkili olan yerinden yönetim kuruluşları üzerinde kullanılır. Bütün bu tanımlardan anlaşılacağı üzere idari vesayet; kamu düzenini, ülke bütünlüğünü sağlamak için kamu yararı amacı ile kanunların verdiği yetkiye dayanarak merkezi yönetim örgütünün, yerel yönetim ile kamu hizmeti yönetimi tüzel kişilerinin organları, işlemleri ve parasal kaynakları üzerindeki denetimdir. İdari vesayet yetkisi yerinden yönetim kuruluşlarına tanınan özerkliğin bir istisnasını oluşturmaktadır. Anayasa Mahkemesi, kararlarında, Anayasadaki idari vesayeti şöyle yorumlanmıştır. "...... İdari vesayet yetkisi, merkezden yönetimin elinde salt ve biçimsel bir denetim ve otorite aracı olarak düşünülemez. Bu yetki aynı zamanda demokratikleşme sürecindeki yerel yönetimi sosyal hukuk devleti anlayışı doğrultusunda geliştirici, toplumsal dayanışmayı güçlendirici, Anayasanın öngördüğü temel hak ve özgürlüklere saygı bilincini yüceltici, çağdaş ve uygar bir eğitim yöntemi olarak değerlendirilmelidir. Anayasa Mahkemesinin bir diğer kararına göre "Anayasanın 127 nci maddesinin beşinci fıkrasının öngördüğü idari vesayet, merkezden yönetimin yerel yönetimler üzerinde yapabileceği ve yasa ile düzenlenmesi gereken bir denetim yetkisidir. Ancak bu yetki sınırsız ve takdire bağlı olmayıp mahalli hizmetlerin idarenin bütünlüğü ilkesine uygun şekilde yürütülmesi, kamu hizmetlerinde birliğin sağlanması ve mahalli ihtiyaçların gereği gibi karşılanması amacına yöneliktir. Yine aynı kararında "Anayasanın koyduğu ilke ve kurallara aykırı olmamak koşuluyla, yasada açıklık olan yerlerde ve yasanın gösterdiği derece ve genişlikte kullanılması gereken idari vesayet aslında devletin genel yararlan bakımından konmuş olmakla beraber yerel halkın yararlarının da korunması açısından bir güvencedir. demek suretiyle idari vesayet kavramına olumlu bir anlam yüklemiştir.5 1.2 Askeri Vesayet Esasen Türkiye"de kurulduğu günden bu yana bazen zayıflayan, bazen de doruğa çıkan bir uygulama söz konusudur: “Askeri vesayet yönetimi”. Konjonktürel olarak bazen askeri bürokrasi geri çekilir gibi olsa da hiçbir zaman etkinlik itibariyle yok olmamıştır; bir şekilde yönetim üzerinde etkilemede bulunmuştur. 5 YILMAZ Mahmut Esat;Hak.Ütğm;Ulus Devlet Bağlamında İdari Vesayet Denetimi;Makale (AYİM 15 Numaralı Dergi)
  9. 9. Bazen şu söylenir: “Efendim, tek partili dönemde bir askeri vesayet anlayışı mevcut değildi, bu dönemde asker sivil yönetimden uzak tutuldu, kendine yüklenen askeri görev dışında hiçbir işle uğraşmadı”. Bu iddianın doğru olmadığı kanaatindeyim. Evet doğrudur Cumhuriyetin ilk dönemlerinde bazı komutanlar hem askeri görevleri icra etmekte hem de TBMM"de görev yapmakta idi. Bunu da dolambaçlı yollarla değil, usulüne uyarak yapmakta idi. Daha sonra onlara bir seçenek sunuldu: “Ya kışla görevi ya da yasama görevi”. Bunun yapılması askeri bürokrasinin fiilen de siyasetten tamamen soyutlandığı anlamına gelmez. Bugün tartışma konusu olan bu değildir. Asıl tartışma konusu olan “ya kışla ya da yasama görevi” seçeneklerinden birisinin seçilmesi suretiyle ikili göreve son verildikten sonraki dönemlerde yaşanan askeri vesayet anlayışıdır. Askeri bürokrasinin Cumhuriyetin ilk yıllarında sivil yönetim üzerinde doğrudan etkili olmadığı söylenebilir. Fakat o dönemde buna ihtiyaç olmamıştır. Şöyle ki: Bir defa ülke yönetiminde söz sahibi olanların en etkili konumda bulunanları eski askerlerdir. İkincisi, CHP esasen bir devlet partisidir; kurucu partidir; kendisini Cumhuriyetle özdeş gören bir partidir; askeri bürokrasi ile tam bir uyumluluk söz konusudur. Ayrıca belirgin bir şekilde askeri bürokrasinin müdahil olmasını lüzumlu kılan bir durum da söz konusu olmamıştır. Askeri vesayetin ayrıca belirgin bir şekilde ortaya çıkma ihtiyacı 14 Mayıs 1950 demokrasiye geçiş sürecinden sonra kendini göstermiştir. Çünkü kendisini devletin ve Cumhuriyetin kurucu asli unsurları olarak gören CHP ve silahlı bürokrasi, Demokrat Parti ile gelen demokrasiyi bir türlü hazmedememiştir. Her ne kadar Demokrat Parti askeri bürokrasiyi siyasetten uzaklaştırmaya çalışmış ise de 27 Mayıs askeri darbesine mani olamamıştır. 27 Mayıs askeri darbesi bir askeri vesayetçi anlayışın fiili bir tezahür şeklidir. 27 Mayıs yönetiminin yapmış olduğu 1961 Anayasası demokratik görünümlü bir sistem içerisinde askeri vesayetin anayasal düzeyde ortaya çıkmasının miladı olmuştur. Yani bir yandan Anayasasında demokratik hukuk devletinden söz edilirken, diğer yandan da siyaset kurumuna güvenmemenin bir neticesi olarak sistem içerisine MGK yerleştirilmiştir. Dahası bu Anayasa dönemlerinde bütün Cumhurbaşkanları asker bürokratlar tarafından doldurulmuş, hemen her Cumhurbaşkanlığı seçimi ciddi bunalımlara yol açmıştır. Diğer sivil bürokrasi bile çoğu kereler askeri vesayetin tahkimat kuvvetleri olarak işlev görmüşlerdir. Yani kısaca her ne kadar Anayasanın değiştirilmesinin teklif edilmesinin bile yasak olduğu 1. maddesinde “Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir” hükmü yer alsa da, esasen ve de fiilen cari olan rejim bir “askeri vesayet Cumhuriyeti rejimi”dir. Bu vesayetçi anlayışın, düşük dozlu ama yaygın olan müdahalelerinin yeterli kalmadığı durum ve dönemlerde yönetime bizzat müdahale etmekten kaçınmadığı da görülmüştür. 12 Mart bu Anayasa dönemindeki en açık örnektir. Benzer anlayış 1982 Anayasasında daha da tahkim edilmiştir. Hem MGK sistem içinde varlığını daha da güçlenerek sürdürülmüş, hem de askeri bürokrasi ortaya çıkan hemen her fırsatta değişen oranlarda müdahale etmeyi sürdürmeye devam etmiştir.
  10. 10. 28 Şubat süreci bunun en bariz örneğidir. Kendilerinin belirlediği bir dizi icraatları sivil yönetime dayatarak kabul ettirmiş ve onların uygulanmasını izlemeyi de çok sıkı bir şekilde sürdürmüştür. 28 Şubat kararları, bu kararların altına gönül rızası ile imza koymak istemeyen siyasi kurumlara, zorla kabul ettirilmiştir. 2007 yılında Cumhurbaşkanlığı seçimi döneminde yaşanan meşhur 367 vakasında yaşananlar ve bu aşamada yayımlanan 27 Nisan bildirisi de askeri vesayet rejiminin uç veren örnekleridir. Bunlar uç verip bilinenlerdir. Bir de perde gerisinde yaşanıp da bilinmeyenler vardır. Bunların ne sayısı ne de etki kapasiteleri bilinmektedir. Burada asıl can alıcı nokta bütün bu askeri vesayetçi yönetim kapsamında hem demokratik siyasi iradeyi karşısına alan hem de hukuk devletini ortadan kaldıran bir çok cinayetlere imza atan çok sayıda uygulamalardan söz edilmektedir. Bu kapsamda 17 bin civarında faili meçhul cinayetlerin işlendiği, bu cinayetlerin işlenmesinde JİTEM yapılanmasının faal olduğu, hepsinin üzerinde de Ergenekon yapılanmasının var olduğu iddia edilmektedir. Şimdi bunlardan bir kısmına ilişkin yargılama devam etmektedir. Ama burada askeri vesayetin uç vererek sistemi tıkamasına yol açan bir durum söz konusu. O da şudur: “Askeri yapılanma tamamen bir muammadır; Anayasaya göre Başkomutanlık TBMM"nin uhdesindedir, fakat fiiliyatta bu yapı hakkında en az bilgi sahibi olan da bu TBMM"dir. Sivil yargılama mercilerine kapılar büyük oranda kapalıdır. Kendi iç yapılanması içerisinde gelişen ve anayasal düzene yönelik, hukuk devletini rafa kaldıran uygulamalar konusunda sivil yargının önü kapalı. Açıkmış gibi görünse de gerçekte kapalıdır. En azından bu yönde kamuoyunda ciddi bir inanç söz konusudur. Bunun en bariz misali Kıdemli Albay Dursun Çiçek konusunda yaşanmaktadır. Siyaseti iptal etme eylem planını içeren ve Kurum içinde hazırlandığı iddia edilen ve de altında Dursun Çiçek"in ıslak imzası bulunan belge önce inkar edildi. Daha sonra gerek bu belgenin gerekse daha başka belgelerin içinde yer aldığı bilgisayarların 35 kere geri dönülmemek üzere silindiği iddia edildi. Şimdilerde ise inkâr edilen belgenin gerçek olduğu sabit olduğu bilirkişi raporları ile sabit oldu. Bu yapılanma içinde daha başka askerlerin de yer aldığı iddia edilmektedir. Dahası şayet bu işlem kurumsal ise Dursun Çiçek"in bunu yalnız yapamayacağı belirtilmektedir. Bu yapılanma içinde yer alan bütün muvazzaflar halen en etkin makamlarda görevlerini sürdürmektedirler”. Bu yapı içerisinde JİTEM var mı sorusunun kamuoyunda ikna edici bir cevabı yoktur. Sürekli inkâr var ama ortaya çıkan bulgular o kadar çok ki, inkâr bir yerde anlamsızlaşıyor, inandırıcılığı kalmıyor. Mesele burada da bitmiyor, sistem o şekilde tıkanmış ki, başta yargı ve TBMM de dâhil olmak üzere harici denetim ve bilgi edinmelere karşı tamamen kapalı bir yapılanma söz konusu. Bu durumda 17000 faili meçhulün faillerini içinde barındırdığı ileri sürülen JİTEM yapılanması gerçekten var mı yok mu sorunu bir türlü çözülememektedir. Bu yapı içinde çözülmesi de mümkün değildir. Bunun sebebi cari askeri vesayet rejimidir. Bu kesim sivil yargıya, yaptıklarının hesabını vermekten kaçınmaktadır. Kendi içinde yer alan yargı mercileri ise, AYM"nin de bir kararında belirttiği gibi yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı ile değil askeri gereklerle hareket etmektedir. Çünkü hâkim ve savcıların amirlerin emri altında onların sicil vermesine tabi olduğu, kurumsal korumanın birinci
  11. 11. derecede önem arz ettiği bir ortamda yargı bağımsızlığı ancak söylem düzeyinde söz konusu olabilir. Şimdi burada bir tespitte bulunmak istiyorum. Ülkemizde fiiliyatta bir askeri vesayet rejimi mevcuttur. Bu sistem içerisinde askeri cenah içerisinde bulunanların da yer aldığı bir yapılanmanın var olduğu, bu yapılanmanın hukuk dışına çıkarak çeşitli cinayetleri işlediği, çok sayıda darbe teşebbüsünde bulunulduğu, siyaseti bertaraf edici kararlar alındığı iddia edilmektedir. Ayrıca bu yapıya dokunulmasının önlenmesi konusunda ciddi bir direnç söz konusudur. O zaman şimdiki durum karşısında iki tür bir Anayasa değişikliği düşünülmelidir. Birincisi: Madem mevcut düzen askeri vesayet rejimi, bunun sürdürülmesi konusunda da ciddi bir çaba var, bu durumda yapılması gereken iki kademeli bir Anayasa değişikliğidir. Birinci kademede Anayasanın ilk üç maddesinde değişiklik yapma yasağını öneren 4. madde yürürlükten kaldırılmalı. İkinci kademe değişikliğinde de şu değişiklikler yapılmalıdır: Madde 1- Türkiye Devleti bir “askeri vesayet Cumhuriyeti”dir. Madde 2- Anayasanın birinci maddesi değiştirilemez, hatta değiştirilmesi bile teklif edilemez, bu maddeye aykırı ne Anayasa değişikliği yapılabilir, ne de kanun çıkarılabilir. Bu yasağa aykırı hareket edenler en ağır ceza ile cezalandırılır. Şayet TSK birinci maddede öngörülen askeri vesayet cumhuriyetini tehlikede görür ise derhal yönetime el koyar. Madde 3- Bu Anayasada askeri vesayet rejimi ile çelişik olan bütün hükümler değiştirilmeli; Anayasadan demokratik hukuk devleti, eşitlik gibi hükümler ayıklanmalı. Bu öneriyi şunun için yapıyorum. Bir yandan Anayasada demokratik hukuk devleti, âdil yargılanma hakkı, hak arama hürriyeti vb. askeri vesayet düzeni ile esaslı bir şekilde çelişen hükümler var. Diğer yandan da burada yazılanlarla taban tabana çelişen askeri vesayetçi uygulamalar söz konusu. İşte bu değişiklik ile hiç olmazsa uygulama ile Anayasada yazılanlar arasında uyumluluk sağlanmış olacaktır. Bir diğer husus bir kesim şunu iddia etmektedir: “1982 Anayasası demokratik bir hukuk devleti sistemi kurmakta, uygulama da bu yönde olmaktadır”. Şimdi yukarıda sözü edilen olgular bunun aksi yönündedir. İşte bu değişiklik önerisi ile hiç olmazsa halka yönelik mevcut askeri vesayet rejimini, 1982 Anayasasında yer alan hukuk devleti, demokrasi vb. kavramlarla meşrulaştırıcı söylemlerin önü kapatılmış olacaktır. Kısaca askeri vesayet rejiminin demokrasiden farklı bir rejim olduğu ayan beyan ortaya çıkacaktır. İkinci öneri: Anayasadan askeri vesayet rejimi kokan bütün unsurları ayıklanmalı, demokratik ilke ve kurumların Anayasanın bütün zerrelerine varıncaya kadar yerleştirilmeli, bununla paralel olarak bütün kanunların bu yeni anayasaya uyumlu hale getirilmesi sağlanmalı. Bu öneri ile de hem demokrasinin askeri vesayet rejiminden ne kadar farklı bir rejim olduğu ayan beyan ortaya çıkmış olacak hem de Türkiye Cumhuriyeti Devleti Batılı çağdaş demokrasiler ligine yükselmiş olacaktır. Ülkemizde yaşayan insanlar da bu sayede, hukuk devleti, adalet, eşitlik, anayasal güvenceler ve benzeri değerleri gerçekten yaşar hale gelebileceklerdir. Bu sayede
  12. 12. Anayasada yazılan demokratik hukuk devleti ile askeri vesayet çelişkisi de ortadan kalkmış olacaktır.6 “Anayasa'nın 125. maddesine göre idarenin her türlü eylem ve işlemlerine karşı yargı yolu açıktır. ... Yargı yetkisi idari eylem ve işlemlerin hukuka uygunluğunun denetimi ile sınırlıdır. Yürütme görevinin kanunlarda gösterilen şekil ve esaslara uygun olarak yerine getirilmesini kısıtlayacak idari eylem ve işlem niteliğinde veya taktir yetkisini kaldıracak biçimde yargı kararı verilemez.” Olarak değiştirilmiş olup yargıya kapalı yaş kararları yargıya açılış olmakla birlikte yerindelik denetiminden muaf tutularak el altından vesayetin devamı sağlanmıştır. 1.3 Dış Vesayet Ülkelerin gerçekten bağımsız olup olmadıklarını anlamak için yönetim şekillerin ve dış güçlerin etkilerine bakmak gerekmektedir. Binlerce yıldır ulusların biribirleri ile yaptıkları savaşlar toprak yani sermaye içindir. 20. Yüzyılda tüm dünyayı etkileyen birinci ve ikinci dünya savaşları sonrasında ortaya çıkan yeni durum önce soğuk savaş ortamını yani kutuplaşmaları, kutuplaşmalar ise hakim güçlerin etki alanlarını ortaya çıkarmıştır. Büyük güçlerin etkisini ve dış vesayetin nası geliştiğini anlamak için Birleşmiş Milletler yapısını, NATO ve Dünya genelinde sermayeye yön veren Dünya Bankasını ve Uluslar arası Para Fonu’nun (International Money Found - IMF) yapısını ve asli gayesini iyi etüd etmek gerekmektedir. BU çerçevede Avrupa Birliği de incelememiz içinde yer alacaktır. 1.3.1 Birleşmiş Milletler ve Diğer Yabancı Güçlerin Vesayet Etkileri. İkinci Dünya Savaşı’ndan galip çıkan büyük devletlerin ( ABD, Sovyetler Birliği, İngiltere, Fransa ve Çin Halk Cumhuriyeti ) liderliğinde oluşturulan bir dünya örgütü olan Birleşmiş Milletler (BM), 20. Yüzyılın ilk yarısında yaşanan savaşların ve barışa yönelik tehditlerin tekrarını önlemek ve uluslararası barış ve güvenliği korumak amacıyla kurulmuştur. BM’nin kurucu antlaşması niteliğindeki BM Şartı, aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 50 ülke tarafından 26 Haziran 1945 tarihinde San Francisco’da imzalanmıştır. Bu toplantılara katılmayan Polonya’nın da daha sonra BM Yasası’nı imzalamasıyla, kurucu üye devletlerin sayısı 51’e yükselmiştir. BM Teşkilatı, BM Şartı’nda öngörüldüğü üzere, BMGK’nın beş daimi üyesi dahil BM’nin diğer üye devletlerinin çoğunluğunun Örgüt Şartı’nın onay işlemlerini tamamlamalarıyla, 24 Ekim 1945 tarihinde resmen faaliyete geçmiştir. Bu tarihten beri, 24 Ekim günü her yıl BM Günü olarak kutlanmaktadır. Birleşmiş Milletler’in ana organlari Genel Kurul, Güvenlik Konseyi (BMGK), Ekonomik ve Sosyal Konsey (EKOSOK), Vesayet Konseyi, Uluslararası Adalet Divanı ve BM Sekreteryası’dır. 7 6 http://www.stratejikboyut.com/yazi/turkiye-devleti-bir-askeri-vesayet-cumhuriyetidir-774.html
  13. 13. BM yapısının temelinde ABD ve İngiltere’nin dünyada ele geçirdikleri nüfuzlarını muhafaza temeline dayandığını anlamak zor değildir. BM’nin beş daimi üyesi her biri veto yetkisine sahiptir. Veto yetkisine sahip beş daimi ülke olan Amerika Birleşik Devletleri, Rusya Federasyonu, Çin Halk Cumhuriyeti, Fransa ve İngiltere aynı zamanda dünyanın en çok silah üreten ve pazarlayan ülkeleridir. Sadece Çin, Almanya'dan sonra altıncı durumdadır. Dünya silah ticaretinin baş aktörlerinden oluşan Güvenlik Konseyi Ülkeleri'nin dünya barışına kalıcı katkıda bulunacak kararlar verebileceğine bazı çevreler şüpheyle bakmaktadır. BM yaptırım kararları İslam Ülkelerine karşı her zaman çok sert olmuştur. BM oluşturan beş daimi temsilcinin hristiyan inanca sahip olmaları Müslüman ülkeler ile olan sorunlarda direk taraf olarak ekonomik, siyasal ve sosyal yaptırımlara gitmeleri kurulan vesayet sisteminin boyutlarını anlamamıza yetecektir. Kore Savaşı (1950) ve Körfez Savaşı kararları, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi tarafından onaylanmıştır.8 Başbakan Recep Tayyip Erdoğan tarafından 22 Eylül 2011 tarihinde 66. Dönem Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda yaptıkları konuşmada dile getirdiği hususlar şöyledir. ” Uluslararasıtoplumun da, Birleşmiş Milletlerin de, tarihi bir sınavdan geçtiği bir dönemdeyiz. Açık söylemek zorundaydım ki, Birleşmiş Milletler bugün insanlığın umutlarını insanlığın geleceğini tehdit eden korkulara galip kılacak bir liderlik sergileyemiyor. BM, ne yazık ki, belli ülkelerin çıkarları ve vesayeti istikametinde değil, bütün insanlığın hukukunu korumayı esas almak üzere yeniden yapılanmak ve vizyonunu yenilemek zorundadır.BM’nin ve uluslar arası toplumun acil sorunlar karşısında ne büyük acz içinde olduğunu geçtiğimiz ay Somali’de bizzat gördüm. Somali’de gördüğüm yoksulluğu ve acıyı tarif etmem imkansızdır. Bir lokma ekmek ve bir damla su ihtiyacı karşılanmadığı için on binlerce çocuğun öldüğü ‘Somali faciası’, birkaç kelimeyle veyahut birkaç cümleyle geçiştirilecek bir konu değildir. Ve bu, uluslararası toplum için yüz karasıdır. 20 yıldır yaşanan iç savaş Somali’nin bütün hayat kaynaklarını kurutmuş durumda… Somali halkı dünyanın gözü önünde adım adım ölüme sürükleniyor... Bugün uluslararası toplum, orada yaşanan acıyı adeta bir film gibi kayıtsızca seyrediyor. İnsanlığımızın test edildiği bu fotoğrafla acilen yüzleşmeliyiz. Sadece bugünün fotoğrafıyla değil, Somali’yi bu büyük dramın kucağına atan yüz kızartıcı tarihle de yüzleşmeliyiz. Zira, bu büyük buzdağının görünmeyen kısmında büyük insanlık suçları gizlidir. Bugünkü Somali gerçeği, Afrika’yı yüzyıllarca hegemonyası altında tutan sömürgeci zihniyetin açtığı derin yaraları da ortaya çıkarmıştır. O eski sömürgeci-kolonyalist anlayış, ne yazık ki bugün ise menfaatinin olmadığı yere adımını atmayarak milyonlarca çocuğun bir lokma ekmeğe muhtaç olarak ölmesini seyrediyor. Açık söylüyorum. Somali’nin feryadını duymayan dünyada kimse barıştan, adaletten, medeniyetten söz edemez. Orada yaşanan acıyı anlatmaya hiçbir kelimenin takati yetmez. Türkiye olarak Somali’ye de, diğer dünya meselelerine de yaklaşımımızı tamamen insani ilkeler üzerine bina ediyoruz. Bizler, milletimizin verdiği güçlü destekle Somali için kapsamlı bir yardım kampanyası başlattık. Biz, Türkiye olarak, 7 http://www.mfa.gov.tr/birlesmis-milletler-teskilati-ve-turkiye.tr.mfa 8 http://tr.wikipedia.org/wiki/Birle%C5%9Fmi%C5%9F_Milletler_G%C3%BCvenlik_Konseyi
  14. 14. Son iki ay içinde halkımızdan 300 milyon dolara yakın bağıştopladık. Ayrıca ayni yardımların miktarını da şu ana kadar 30 milyon doların üzerine çıkardık. Acilen İslam İşbirliği Teşkilatı’nı İstanbul’da topladık ve bu toplantıda 350 milyon doların üzerinde taahhütte bulunuldu. Türkiye acil insani yardımların yanı sıra, bu ülkenin kendi ayakları üzerinde durmasını sağlayacak altyapı tesislerini inşa etmekte de kararlıdır. Bu kapsamda yol, hastane, okul ve su kuyuları gibi ulaşımdan sağlığa ve eğitime, tarımdan balıkçılığa ve müteahhitlik sektörüne kadar çok geniş bir alanda projeler üstlenmektedir. Mogadişu’daki Büyükelçiliğimizi de yeniden hizmete açarak yardımların gecikmesine güvenlik sorunlarının bahane edilemeyeceğini dünyaya göstermiş olduk. Somali kaynaklı korsanlık ve terörizmle mücadelede sonuç alınabilmesi için de, acilen iç savaşın durdurulmasıve ülkenin demokratik birleşik bir yönetime kavuşması gerekiyor. Uluslararası toplumun dünyanın başka çatışma noktalarına gösterdiği ilgiyi Somali’den niye esirgediğini herkesin kendine sormasını özellikle istiyoruz. Somali’deki barış ve istikrarın tesisine bütün uluslararası toplumun çok acilen destek vermesi gerekiyor. Somalili kardeşlerimizi 20 yıldır içten içe kemiren iç savaş artık sona ermelidir. Bu bağlamda, Somalili liderlerin ulusal uzlaşı yönünde son dönemde kaydettikleri ilerlemeler bize gelecek için umut vermektedir. Somali uluslararası toplum içinde hak ettiği yeri aldıkça, dünyada daha güvenli ve istikrarlı bir yapıya kavuşacaktır. Türkiye’nin Somali’ye yönelik yoğun çabalarının temelinde bu hassasiyet vardır. Somali’yi ayağa kaldıracak altyapı yatırımlarını gerçekleştirmek ve kalkınmayı kalıcı kılacak siyasi barış ve istikrar ortamını sağlamak için gayret sarfediyoruz. Bunu bir başka hesapla değil, sadece insani ve vicdani sorumluluğumuzun gereği olarak yapıyoruz. Türkiye’nin bu yöndeki öncülüğünün tüm uluslararası topluma örnek olması en büyük arzumuzdur. Sayın Başkan, Bizim açımızdan Birleşmiş Milletler, kaba kuvvet ve zulüm yerine, uluslararası hak ve adaleti; çatışmayı değil barışı, basit çıkar ve denge arayışlarını değil, insanlık vicdanını hakim kılmaya çalışması gereken bir idealin adıdır. Ben Birleşmiş Milletler'i böyle anlıyorum. Bu idealin gerçekleşmesinin önündeki en büyük engel ise, yarım asrı aşkın süredir devam eden Arap-İsrail ihtilafıdır. Bu sorunun halen çözülememesi, aksine her defasında hak ve hukukun siyasi dengeler uğruna heba edilmesi uluslararası adalet duygusuna vurulan en büyük darbedir. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin bu konuda bugüne kadar aldığı bağlayıcı nitelikteki, -bunun altını çiziyorum- 89 karara İsrail uymamıştır. Ayrıca Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun, yani bu çatının altının aldığı fakat İsrail’in hiçe saydığı yüzlerce karar vardır. Daha da acısı, Birleşmiş Milletler, Filistin halkının yaşadığı insanlık dramının sona ermesini sağlayacak hiçbir adımı atamayacak kadar aciz kalmaktadır. Soruyorum: Acaba Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, farklı ülkeler için, bu tür yaptırım kararları aldığı zaman, bu kararlara uymayanlara, aynen İsrail’e uyguladığı gibi, sessiz mi kalıyor? Yoksa yaptırımları Sudan’da yaptığı gibi sonuna kadar uyguluyor mu? Bunu kendimize sormak suretiyle, şöyle bir kendimizi çek etmeliyiz. Bu durum, uluslararası toplumun genelinde büyük bir infiale yol açmaktadır. Bugün gelinen noktada bu sorunun daha fazla çözümsüz kalamayacağı ve uluslararası toplumun artık hızla harekete geçerek, bu kanayan yaraya bir an önce müdahale etmesi gerektiği açıkça ortaya çıkmıştır. Rahatlıkla fosfor bombasını kullanan İsrail’dir. Atom bombasını bulunduran da İsrail'dir. Ne var ki buna karşı bir yaptırım yok. Ama çevrede böyle bir havayı hissettikleri anda, 'nasıl yaptırım yaparız' gayreti içerisine giriliyor. Adalet bu mu? Bu sorulmaz mı? Bu bağlamda sorun, açık söylüyorum, İsrail hükümetinin tutumundan kaynaklanmaktadır. Bu ülkeyi yönetenler barış için gerekli adımları atmak yerine her geçen gün barışın önüne yeni
  15. 15. bir engel çıkarmaktadır. İşgal altında olan, Filistin topraklarıdır, İsrail toprakları değil... Bunun İsrail toprakları olduğunu söylemek, tarihle ters düşmektir. Orada Filistin toprakları işgal altındadır. Orantısız güç kullanan, İsrail’dir. Ama yaptırım uygulanmayan, yine İsrail’dir. İşgal altındaki Filistin topraklarında, uluslararası toplumun tüm çağrılarına karşı devam eden yasadışı yerleşimler ile Gazze’ye yönelik abluka bu kapsamda en öne çıkan iki husustur. Soruyorum: İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinde, herhangi bir toplumu, uluslar arası ilişkilerden veya insani münasebetlerden tecrit etmek veya soyutlamak gibi bir şey var mıdır? Benim okuduğum İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinde böyle bir şey yoktur. Bir sandık domatesi, Filistin’e sokmak isterseniz, İsrail’in iznine tabisiniz. Ben bunu insani olarak görmüyorum. Daha önce de belirttiğimiz gibi, İsrail’i yönetenlerin, artık bir tercih yapması gerekmektedir. BM sistemindeki boşluklar, belirli ülkelerdeki lobiler İsrail’e gayrımeşru eylemlerinden dolayı uluslararası hukuk ve adaletten kaçma imkanı verecektir. Ancak, İsrail’in bugün en çok ihtiyaç duyduğu güvenliği, -ki bunu özellikle söylüyorum- kendisi için beklediği o güveni sağlamayacaktır. İsrail’i yönetenlerin, gerçek güvenliğin, ancak gerçek barışın inşa edilmesiyle mümkün olabileceğini görmeleri gerekmektedir. Buradan bir kez daha İsrail’e seslenmek istiyorum: Barışın yerine ikame edilecek hiçbir şey yoktur. Bugün karşılaştığınız mesele, sadece basit bir ‘güvenlik için barış’ denklemi değildir. Ortadoğu’da yeşermeye başlayan yeni siyasal ve beşeri coğrafyayı doğru okuyarak, sürekli bir çatışma ve ihtilaf halini sürdürmenin artık mümkün olamayacağını görmeniz gerekmektedir. Uluslararası toplum olarak, Birleşmiş Milletlerin kuruluş gayesi olan uluslararası barış ve güvenliğin tesisi idealine inanıyorsak, İsrail’i, bu ülkeyi yönetenlere rağmen barış için zorlamak, bu ülkeye hukukun üstünde olmadığını açık bir şekilde göstermek gerekmektedir. Bu doğrultuda atılması gereken en önemli adımlardan birisi, Filistin halkının devlet olarak tanınma yönündeki haklı talebinin karşılanması ve Filistin devletinin temsilcilerinin de bu yüce kurulda BM üyesi olarak hak ettiği yeri almasıdır.Aslında, Birleşmiş Milletler 1947 yılında 181 sayılı kararla Filistin’i devlet olarak ilan etmişti. Ama ne yazık ki bu uygulamaya konulmadı. Türkiye’nin Filistin devletinin tanınmasına desteği koşulsuzdur. Türkiye, Ortadoğu coğrafyasında barışın hakim kılınması için her türlü çabayı sarfetmeye hazırdır. Bu bağlamda Arap-İsrail ihtilafının çözüme kavuşturulması, Filistin devletinin tanınması, Filistinliler arası iç uzlaşmanın sağlanması, Gazze halkının maruz kaldığı gayri hukuki ablukanın kaldırılması için bundan böyle de aktif tutum izlemeye devam edecektir. Bu tutumumuz, bölgesel barış ve istikrar ile uluslararası hak ve hukuka yönelik bakışımızın ve bu bağlamdaki sorumluluk hissimizin doğal bir sonucudur. Nitekim 33 ülkeden insanların bulunduğu bir insani yardım konvoyuna denizden ve havadan, uluslararası sularda saldırmak suretiyle, 9 vatandaşımızın şehit edilmesi konusuna seyirci kalmak, herhalde mümkün değildir. İsrail’e gösterdiğimiz tepki de bu tutumumuzun bir neticesidir. Türkiye, bugüne değin hiçbir devlete karşı hasmane ve çatışmacı politikalar izlememiş, dostluk ve işbirliğini esas alan bir dış politika anlayışıyla hareket etmiştir. İsrail de bundan ari değildir. Ancak İsrail, kendisine karşı tarih boyunca dostça yaklaşan bir ülkeye ve bu ülkenin halkına karşı vahim bir yanlış yapmış, dahası bu yanlışını görmemekte ısrar etmiştir. İsrail’den taleplerimiz ortadadır: Özür dileyecektir. Şehitlerimizin ailelerine tazminat ödeyecektir. Ve Gazze’den ablukayı kaldıracaktır. İsrail yanlışını düzeltip bu taleplerimizi karşılayacak adımları atmadıkça bu tavrımız değişmeyecektir. Bu kürsüden özellikle vurgulamak istiyorum. İsrail halkı ile sorunumuz yoktur. Sorun şimdiki İsrail hükümetinin saldırgan politikalarından kaynaklanmaktadır. Nitekim önceki İsrail
  16. 16. hükümetleri döneminde çok yapıcı çalışmalar yaptık, pek çok konuda ilerleme kaydettik. Şimdi ise gerilimin kaynağı sadece ve sadece mevcut İsrail hükümetidir. Türkiye uluslararası alanda sözüne güvenilir, dostluğu ve işbirliği aranır bir ülkedir. İzlediğimiz bu ilkeli ve kararlısiyasetten asla taviz vermeyeceğiz. Sayın Başkan, Orta Doğu coğrafyasında büyük bir değişim ve dönüşüm süreci yaşanmaktadır. Bu olayların başladığı ilk günden itibaren bölgedeki yönetimlere bir çağrıda bulunduk: ‘Halkınızın demokrasi yönündeki çağrlarına ve sesine kulak verin, zira her türlü iktidarın meşruiyetinin kaynağı,herşeyden önce halktır, halkın iradesidir. Yapılması gereken, halkın iradesinin özgür ve serbest şekilde tecelli etmesinin sağlanmasıdır.' Yine dedik ki, 'Egemenliğin kaynağı millettir, milletin iradesidir. Milletin iradesine dayanmayan egemenlik meşru değildir.' ‘Egemenlik, hiçbir lidere, hiçbir rejime kendi halkına zulmetme, masum insanları katletme özgürlüğü vermez. Kendi halkına silah doğrultan bir rejimin, ne egemenliği ne de meşruiyeti kalır.' ‘Artık herkes anlamalıdır ki, zaman değişmiştir. Halkın meşru talep ve beklentilerini karşılamayan, kendi halkına silah doğrultan, adalet ve hakkı tutup kaldırmak yerine, zulmü esas alan yönetimlerin devri kapanmalıdır.’ Bu çağrımızın, Mısır, Tunus ve Libya’da makes bulmuş olmasından, halkın meşru talepleri doğrultusunda demokratik dönüşüm süreçlerinin başlamasından büyük bir memnuniyet duyuyoruz. Bu, bizi gelecek için ümitlendirmektedir. Ancak, halen olayların gerisinde kalan ve eski zihniyetle yanlış refleksler veren ülkeler olduğunu da üzüntüyle müşahade etmekteyiz. Bu bağlamda, bizim için en öncelikli ülkelerden biri olan komşumuz Suriye’deki gelişmeleri özellikle yakından takip etmekteyiz. Suriye’de, halka karşı yapılan ve hepimizi derinden kaygılandıran, kabul edilmesi mümkün olmayan eylemler üzerine, Suriye liderliğine defalarca gerekli ikazlarda bulunduk. 910 km. sınırımız var. Akrabalık bağlarımız var. Fakat ilkelerle ters düşen bu uygulamalara karşı ikazlarımızı yaptık. Dost acı söyler prensibinden hareketle, Suriye halkının demokrasi yönündeki çağrılarına ve sesine kulak vermelerinin gerekli olduğunu, kendi halkına karşı silah doğrultan rejimlerin ayakta kalamayacağını, zulumle abad olunamayacağını açıkça bildirdik. Ancak Suriye liderliği, bu ikazlarımızı duymamakta maalesef ısrar etmiştir. Ülkede dökülen her damla kan, Suriye liderliğiyle halkının arasındaki bağı koparmaktadır. Türkiye olarak biz, gerek Suriye’de gerek diğer ülkelerde, halkların demokratik taleplerini desteklemeye ve rejimleri bu yönde adımlar atmaya teşvik etmeye devam edeceğiz. Uluslararası toplumun da bu doğrultuda hareket etmesini bekliyoruz. Nitekim, Tunus ve Mısır’la bu amaca yönelik yoğun işbirliğimiz artarak sürüyor. Keza, Libya’da Ulusal GeçişKonseyi’ne başından beri her türlü desteği veren Türkiye’nin, bugün yeni Libya’ya Büyükelçisini gönderen ilk ülke olmasından da gurur duyuyoruz. Demokratik, birleşik ve özgür bir devlet olarak BM içinde de hak ettiği yeri almasını beklediğimiz yeni Libya’nın, bundan sonra da en güçlü destekçisi olmaya devam edeceğiz. Geçtiğimiz hafta yaptığım Libya ziyaretinde, Trablus, Tajura, Misrata ve Bingazi’yi de ziyaret ettim. 4 şehirde mitingler yaptık. Halkla buluştuk, halkla kaynaştık. Libya halkının yaptığı devrimin haklı gururunu yaşadığını gördüm. Misrata’nın nasıl yıkılmış olduğunu müşahede ettim. Buradan Libya meselesinde bütün uluslararasıtopluma şu konularda hassas olması gerektiğini söylüyorum. Libya, Libyalılarındır. Libya’nın zenginlikleri Libyalılara aittir.
  17. 17. Libya’da demokrasinin inşa edilmesi sürecinde, Libya’nın yurtdışındaki mal varlıklarının serbest bırakılmasıgerekir ki bir an önce kendi ayakları üzerinde doğrulsun. Varlık içinde Libya halkı yokluk çekmesin. Zira Libya’nın şu anda yurtdışında yaklaşık 170 milyar dolar keş parası var. Ama bu paranın nemasından Libya istifade edemiyor. Dolayısıyla, bir an önce 2009 sayılı karar yürürlüğe girmeli ve Libya halkı bu imkanlarından istifade etmelidir. Libya halkı kendi geleceğini belirleyecek kudrettedir. Tercihlerine saygı gösterilmelidir. Sayın Başkan, Kıbrıs’ta yarım asırdır devam eden sorunun artık adil, kapsamlı ve kalıcı bir çözüme kavuşması gerekiyor. 2004 yılındaki BM Planı, çözümün parametrelerinin belli olduğunu, ancak Rum tarafında çözüm iradesinin olmadığını göstermiştir. Türk tarafı her zaman çözüm yönünde iradesini ortaya koymasına rağmen halen izolasyondan kurtulamamıştır. Buna rağmen, Kıbrıs Türk tarafı çözüme ve barışa olan bağlılığını korumuş, BM gözetiminde yeniden başlatılan müzakerelere iyi niyetle katılmıştır. Hedef, müzakerelerin bu yıl sonuna kadar sonuçlandırılması ve çözüm planının gelecek sene başında referandumlarda onaylanmasını takiben birleşik yeni Kıbrıs’ın Avrupa Birliği içindeki yerini almasıdır. Türkiye olarak biz de, söz konusu takvim çerçevesinde bir an evvel çözüme ulaşılması için her türlü desteği vermeye devam edeceğiz. Ancak, Rum tarafının uzlaşmaz tutumu buna izin vermediği takdirde, Kıbrıs Türk halkının geleceğinin bu şekilde ilanihaye sürüncemede bırakılmasına artık daha fazla bir garantör ülke olarak izin vermeyeceğimizi de vurgulamak isterim. Rum tarafının içinde bulunduğumuz kritik aşamada, Ada’nın tek yönetimiymiş veya Kıbrıs Türkleri adına da karar verme yetkisi varmış gibi hareket etmesini kabul edemeyiz. Rum tarafının kendi başına deniz yetki alanları belirlemeye, bu alanlarda petrol ve doğalgaz aramaya kalkışması, zamanlaması ve muhtemel sonuçları bakımından son derece sorumsuz bir davranıştır. Rum tarafının adeta bir kriz çıkarmaya yönelik bu tek yanlı hareketleri karşısında Türkiye ve Türk tarafısağduyu içinde hareket edecek, ancak uluslararası hukuktan kaynaklanan haklarını da koruyacaktır. Şimdi ilgili tüm taraflardan beklentimiz, Rum yönetiminin sadece Ada’da değil, tüm bölgede gerginliğe neden olabilecek bu girişimlerinin durdurulması yönünde etkin çaba sarf etmeleridir. Aksi taktirde biz de gereğini yapacağız. Sayın Başkan, Azerbaycan topraklarının yıllardır süren haksız işgali artık sona ermelidir. Yukarı Karabağ sorununun bu şekilde çözümsüz kalması kabul edilemez, uluslararası sorunlar kangren haline gelmeden çözümler bulunması, hepimizin siyasi ve ahlaki sorumluluğudur. Aynı şekilde, Keşmir ve şu anda adınısayamadığım pek çok dondurulmuş ihtilafın barışçıl çözümü için daha ciddi çaba gösterilmelidir. Öte yandan, Balkanlar’da barış ve istikrarın yolu Kosova’nın tanınmasından geçmektedir. Türkiye her zaman Birleşmiş MilletlerŞartında yer alan ilke ve hedeflerin takipçisi olmuştur.
  18. 18. 2009–2010 Güvenlik Konseyi geçici üyeliğimiz esnasında da bu noktadaki samimiyetimizi gösterdiğimize inanıyor, bu dönemdeki etkin performansımızın 2015–2016 adaylığımız için de Türkiye’yi ön plana çıkardığını düşünüyorum. Bu vesile ile bütün Genel Kurul üyelerinin 2015–2016 dönemi için Türkiye’nin Güvenlik Konseyi geçici üyeliğine desteklerini beklediğimizi özellikle belirtmek isterim. Bu yıl ev sahipliği yaptığımız‘BM En Az Gelişmiş Ülkeler 4’üncü Konferansı’nda kabul edilen İstanbul Eylem Planı’nın takibi konusunda da kararlıyız. En Az Gelişmiş Ülkelere yönelik olarak açıkladığımız ekonomik ve teknik işbirliği paketinin en kısa zamanda hayata geçirilmesine yönelik çalışmalarımız devam etmektedir. Ticaretten eğitime, tarımdan enerjiye kadar pek çok alanı kapsayan bu paket dâhilinde bu ülkelere yılda 200 milyon dolar tutarında yardım yapmayı planlıyoruz. Bu ülkelerdeki doğrudan yatırımlarımızı2015’te 5 milyar, 2020 yılında ise 12 milyar dolara yükseltmeyi öngörüyoruz. Güvenlik, kalkınma ve insan haklarına saygı, kalıcı barışın teminatı ve bir bütünün ayrılmaz parçalarıdır. Türkiye, BM’in bu temel hedefleri doğrultusunda çalışmaya ve gelecek nesillere daha güvenli, müreffeh ve yaşanabilir bir dünya bırakmak için elinden gelen her türlü çabayı sarfetmeye samimiyetle devam edecektir.” 9 BM’in asli maksadının ne olduğunu açık bir şekilde göstermektedir. 1.3.2 NATO 1.3.3 IMF ve Para Politikaları 1.3.4 Avrupa Birliği 1.4 Kamu Denetçiliği (Ombudsmanlık Kavramı) 12 Eylül 2010 tarihinde yapılan halk oylaması ile halkın % 58’i tarafından kabul edilen 26 maddelik Anayasa değişikliği sonucunda Kamu Denetçiliği Kurumunun (ombudsmanlık) kurulması nihayet kesinleşmiştir. Çünkü 2006 yılında yapılan yasa Anayasa Mahkemesince vesayetçi bir anlayışla iptal edilmişti. Bilindiği gibi 28.09.2006 tarih ve 5548 sayılı Kamu Denetçiliği Kurumu Kanunu Mecliste aynen kabul edilmişti. Ancak, Anayasa Mahkemesi 01.11.2006 tarihli ve 26333 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan 27.10.2006 tarihli ve E. 2006/140, K. 2006/33 sayılı Kararıyla, söz konusu Kanunun yürürlüğünü önce durdurmuş, 25.12.2008 günlü ve E. 2006/140, K. 2008/15 sayılı kararı ile de, yasanın tümünü oybirliği ile iptal etmiş ve bu karar, 4 Nisan 2009 tarihinde Resmî Gazete`de yayımlanmıştı. Böylece Türkiye, yasama çalışması olarak 4 yıl, mutfak çalışması olarak 20 yıl boyunca yaptığı bu çalışmanın semeresini nihayet 12 Eylül 2010 tarihinde almış bulunmaktadır. Türkiye’de ilk kez olarak kurulacak bu kurumu daha yakından tanımak gerekmektedir. Henüz uyum yasası çıkmadığı için, burada kamu denetçiliği kavramı evrensel hukuka göre yorumlanmaktadır. 9 http://www.basbakanlik.gov.tr/Forms/pDetay.aspx
  19. 19. 1.4.1 Ombudsman kelimesi hangi dilden gelmektedir ve anlamı nedir? Ombudsman kelimesi İsveç dilinde delege, avukat, vekil veya bir diğer kişi veya kişiler tarafından o kişi veya kişiler adına hareket etmeye ve onların haklarını korumaya yetkili kılınmış kimseyi ifade etmek için kullanılır. Kurum olarak ise Parlamento tarafından Parlamento’yu temsil etmek üzere seçilmiş kimse veya kimseleri simgelemektedir. 1.4.2 Ombudsmanın Türkçe anlamı nedir? Ombudsman’ın Türkçe karşılığı olarak kamu denetçisi, arabulucu, kamu hakemi, medeni hakların savunucusu, parlamento komiseri gibi kavramlar kullanılmaktadır. Türkiye’de ombudsman yerine gerek Anayasa ve gerekse yasa, kamu denetçisi kavramını kullanmaktadır. Kamu denetçiliği kavramının ombudsman kavramının karşılığı olup olmadığı doktrinde tartışılmaktadır. 1.4.3 Diğer ülkeler kamu denetçisi (ombudsman) yerine hangi kelime veya kavramı kullanmaktadır? Bu kurum, bazı ülkelerde “ombudsman” (İskandinav Ülkeleri, İspanya, Portekiz gibi); bazı ülkelerde ise başka isimlerle anılır; ör. İspanya’da “defensor del pueblo” (halkın savunucusu), Avusturya’da “Volksanwalt” (halk avukatı), Fransa’da “mé diateur de la ré publique” (Cumhuriyet arabulucusu), Fas ve Suudi Arabistan gibi Arap Ülkelerinde “Vali el Mezalim” (Mazlumların Valisi) diye isimlendirilir. 1.4.4 Kamu denetçisini nasıl tarif edersiniz? Kamu denetçisi ilke itibariyle parlamento tarafından atanan, yönetimin mağdur ettiği bireylerin hiçbir şekle bağlı olmaksızın yaptıkları şikayetler üzerine harekete geçen, geniş bir soruşturma ve araştırma yetkisi ile donatılmış olan, yapılan haksızlıkları ortaya koymak, takdir yetkisinin kötüye kullanılmasını engellemek, mevzuata saygılı olmayı ve uygun hareket etmeyi temin etmek, hakkaniyet önlemlerini salık vermek ve nihayet kamu hizmetlerinin daha iyi görülmesi için gerekli reformların yapılması önerilerinde bulunmak amaçlarını güden bir kamu görevlisidir. 1.4.5 Kamu denetçiliği menşe olarak bir Türk/Osmanlı Kurumu mudur? Evet. Kamu denetçiliği, Osmanlı’daki sivil toplum kuruluşu olan Ahilik ile Yargı kurumundan esinlenerek İsveçliler tarafından kurulmuş ve oradan da tüm dünyaya yayılmış olan bir kurumdur. 1.4.6 Kamu denetçiliği Osmanlı’dan Avrupa’ya nasıl geçmiştir? Bilindiği gibi, tarihimizde “Demirbaş Şarl” olarak tanınan İsveç Kralı 12. Karl, Osmanlı-Rus savaşı nedeniyle Padişah III. Ahmet döneminde Osmanlı’ya sığınır. Kral, Edirne civarındaki Demirtaş Paşa konağında 5 yıl kadar konuğumuz olur. Bu arada bizden biri olarak benimsenir ve “Demirbaş Defteri”ne kaydedildiği için Demirbaş Şarl diye anılır. (Demirbaş Şarl’ın bir fotoğrafı halen İsveç’in Ankara Büyükelçiliğinde mevcuttur). İşte bu zat, ülkesinde kendisinin yokluğunda baş gösteren yolsuzlukların önlenmesi için kurumlarımızı incelemiş ve 1713 yılında
  20. 20. ülkesinde Ombudsmanlık Kurumu’nu kurmuştur. Bu kurumun bir Türk Kurumu olduğunu, İsveçliler de diğer ülke temsilcileri de uluslar arası toplantılarda sürekli dile getirmektedirler. MeselaAvrupa Birliği Ombudsmanı Yunanistanlı Nikiforos, Fransız Ombdusmanı Jean Paul Delevoye ve İsveç Parlamento Ombudsmanı gibi zatlar, ombudsmanlığın Osmanlı’daki bir kuruma dayandığını defalarca belirtmişlerdir. 1.4.7 Yolsuzluk konusunda kamu denetçisinin görevi var mıdır? Evet. Görevini kötüye kullanma, rüşvet, rant sağlama, hırsızlık, adam kayırmacılık, torpil, bürokratik taassup gibi yolsuzluklar hep kötü yönetimler sonucunda ortaya çıkmaktadır. Ombudsmanlık, iyi yönetişim için gerekli görülmektedir. Kötü yönetimin bir ürünü olan yolsuzlukla mücadelede en etkili önlemin ombudsmanlık olduğu kabul edilmektedir. Ombudsmanlık, İsveç’te ilk defa 1713 yılında ülkede yolsuzluğun had safhaya ulaştığı bir dönemde ortaya çıkmıştır. İngiltere’de 1954 yılında Tarım Bakanlığı’ndaki görevlilerin, köylülere ait olan bir araziye hukuk dışı yollardan el koymalarıyla ortaya çıkan skandal, ombudsmanlığın kurulmasında etkili olmuştur. 1.4.8 Demokrasinin gelişmesinde, şeffaflaşmada ve sivil toplumun oluşmasında kamu denetçiliğinin önemli katkıları var mıdır? Kamu denetçisinin aynı zamanda demokrasinin gelişmesinde, sivil toplumun oluşmasında önemli katkıları tespit edilmiştir. Kamu denetçiliği, demokratikleşmede, şeffaflaşmada ve yolsuzlukla mücadelede başarılı olmuştur. 1.4.9 Dünyada ilk resmi kamu denetçisi ne zaman ve nerede atanmıştır? Dünyada ilk resmi Ombudsman, 1809 tarihinde İsveç'te Demirbaş Şarl’ın görüşü doğrultusunda kurulmuştur. Uygulama başarılı olunca da 1809’da İsveç’te anayasal bir kurum haline getirilmiştir. Finlandiya 1919, Norveç 1959, Danimarka 1954 yılında ombudsmanlık sistemine geçmiştir. Kurumun ortaya çıktığı ülke olan İsveç’te ombudsmanın görevi, insan hak ve özgürlüklerinin korunması amacıyla hükümet üyeleri dışındaki tüm kamu güçlerinin (Yargı ve Ordu dâhil) denetlenmesidir. 1.4.10 Ombudsmanlık ne zaman Avrupa’dan Pasifiklere doğru yayılmıştır? Bu kurum 1962 yılında bir sıçrama yaparak Avrupa’dan Pasifik’e atlamıştır. Yeni Zelanda da Danimarka’yı örnek alarak kendi ulusal değerlerini koruyan bir ombudsmanlık bürosu kurmuştur. 1.4.11 Kamu denetçisi yargıya müdahale edebilir mi? Ombudsman-yargı ilişkisi nedir? Ombudsman yargıya müdahale edemez.Ombudsmanlığın görev alanı, kamu gücü ile bireyler arasındaki ilişkilerdir.Kamu denetçilerinin görevleri, bireylerin temel haklarının korunması veya yönetimin karşısında zor durumda kalan yurttaşlara yardım etmektir. Kamu denetçisibir yargıç değildir, yargı ile birey arasında yer alır, yargıya gidecek sorunları azaltmaya gayret eder.
  21. 21. 1.4.12 Kamu denetçisinin görevleri nelerdir? Genellikle kamu hizmeti gören kurumları kapsamaktadır. Görevi, kişi hak ve özgürlüklerini savunmak, yurttaşları yönetime karşı korumak, kötü yönetimden doğan haksızlıkları önlemek amacıyla yönetimin iyileştirilmesine çalışmaktır. Hak ve özgürlüklerin koruyuculuğu görevini üstlenen kamu denetçileri, kendilerine aracısız olarak ulaşan şikayetler üzerine veya resen harekete geçmekte ve yönetim tarafından uygulanan kanunların kötüye kullanılmasında ya da temel hakların korunması dahil, gerekli bütün hallerde soruşturma görevini yerine getirmektedirler. Geniş soruşturma yetkisi kamu denetçisini yönetim mekanizmasının içine götürerek gerçeği olduğu gibi ortaya çıkarmasına ve sıradan bir yurttaşın sahip olmadığı, idari işlemlerin gerçek tarafını öğrenmesine imkân vermektedir. 1.4.13 Kamu denetçisi idareye çözüm üretebilir mi? Kamu denetçisi “çıkarlardan bağımsız” olarak inceleme ve soruşturmalarını yürütmekte, çözümler önermekte bunları kamuya açıklamaktadır. 1.4.14 Kamu denetçisinin çalışma yöntemi nedir? Kamu denetçisi,hükümet birimleri, memurları ve çalışanları hakkındaki şikâyetleri alan, şikayet üzerine veya kendi isteği doğrultusunda harekete geçen ve araştırma yapan, aksaklıkları gidermek için izlenecek yollar hakkında tavsiyede bulunma ve rapor hazırlama yetkisine sahip, bağımsız bir kişidir. 1.4.15 Parlamento Ombudsmanı Nedir? İsveç’te 4 önemli ombudsmandan biri parlamento ombudsmanıdır. Parlamento Ombudsmanıparlamento tarafından seçilmiş ve parlamentoya dayanan, yurttaş başvurularını aracısız (direkt) olarak kabul eden, kamu yönetimine karşı yurttaşların hak ve özgürlüklerini korumakla görevli, kamunun gerçekten güvenini kazanmış ve herkesçe tanınan kişidir. 1.4.16 Kamu denetçiliği çeşitleri hakkında bilgi verir misiniz? Bugün uluslararası düzeyde, devlet düzeyinde ve yerel yönetimler düzeyinde görev yapan ombudsmanların yanında, ihtisas ombudsmanlarına (askeri, tüketici, çocuk, sinema, basın ombudsmanları gibi), ticari ombudsmanlara (banka, sigorta, taşımacılık ombudsmanları gibi) ve bulundukları yerlere göre (aile, üniversite) ombudsmanlarına rastlanılmaktadır. 1.4.17 Kamu denetçisinin görev alanını tarif eder misiniz? Ombudsmanın görevi kamu otoriteleri ile bireyler arasındaki ilişkiler nedeniyle ortaya çıkan sorunlarla ilgilenmektir. Ombudsman, kamu yönetimine karşı bireylerin şikayetlerini kabul eder ve yaratılan sorunlara bir çözüm getirir. Kamu otoriteleri hep birlikte ya da seçenekli olarak, (Devlet, yerel yönetimler ve bağımsız kamu yönetim ve müesseseleri) ombudsmanın görev alanına girmektedir.
  22. 22. Ombudsmanların her türlü dosyaya ulaşabilme, gerektiğinde birimleri denetleyebilme yetkileri bulunmaktadır. 1.4.18 Kamu denetçisinin eşitlik konusunda görevleri var mıdır? Kamu denetçileri kamu otoritelerine karşı birey haklarını savunurken bu otoriteler tarafından yapılan işlemleri, bir işlemde bulunması gereken tüm nitelik ve kalite bakımından olduğu kadar eşitlik ilkesi bakımından da inceleyebilmektedirler. 1.4.19 Kamu denetçisinin kötü yönetimi iyileştirmek konusunda görevleri nelerdir? Kamu denetçileri yapılan haksızlıkların nedenlerini bulmak için sistematik araştırmalara girişir ve böylece mevcut yönetimi iyileştirmek amacıyla önerilerde de bulunurlar. Hak ve özgürlüklerin savunucusu olarak görüldükleri ülkelerde sadece kötü yönetim olarak adlandırılabilecek olaylarla kendilerini sınırlandırmazlar. İdari işlemle ilgili her türlü belge ve bilginin ombudsmana verileceği, aykırı davranışların ise cezalandırılacağı hüküm altına alınmaktadır. Her türlü bilginin verilmesi zorunluluğu yönetime “aleyhteki kararlarını da gerekçeli olarak hazırlama yükümlülüğü” getirmektedir ki, bu ombudsmanların yönetim alanında halka dönüklük açısından gerçekleştirdikleri en önemli katkılardan biridir. Kamu denetçilerine, yasalarla, dosyaların tamamına girme hakkının verilmesi idari işlemlerde açıklık ilkesinin yerleşmesine de öncülük etmektedir. Kamu denetçileri yaptıkları denetimlerin sonuçlarına göre, disiplin soruşturmaları başlatma, yargıya başvurma, Anayasa’ya aykırılık başvurusunda bulunma, yasa ya da diğer düzenlemelere ilişkin reform önerilerinde bulunma yetkilerine de sahip bulunmaktadırlar. Genellikle kamu denetçisi yönetimin her türlü imkânından yararlanabilmekte, istek halinde kamu yönetimi her türlü desteği sağlamakla yükümlü tutulmaktadır. 1.4.20 Kamu denetçisinin parlamento ile ilişkisi nedir? Bazı durumlarda kamu denetçileri tüm çabalarına karşın bazı işlemleri hakkaniyetli bir hale getiremezler. Bu durumda kamu denetçisi için yapılacak şey, parlamentoya o konunun düzeltilmesiyle ilgili öneriler sunmaktır. Kamu denetçisinin temel işlevi yönetimin yurttaşlarla ilişkilerindeki eksik ve yanlışları ortaya koymak, yönetimin yurttaşa karşı olan kararlarını düzeltmemesi halinde de bunu Parlamentoya bildirmektir. Kamu denetçisi bağımsız bir statüye sahiptir. Kamu denetçilerinin parlamento tarafından atanması bağımsızlık yanında ombudsmanın otoritesinin de kaynağı olmaktadır. Kamu denetçisini atayan kurum itibarını ombudsmana yansıtmakta, dolayısıyla atanma ve görevden alınma biçimleri kamu denetçisinin statüsünün belirleyicisi olmaktadır.
  23. 23. Kamu denetçisi başarısızlık, yetersizlik, görev ihmalkârlığı veya iletişimsizlik söz konusu olduğunda, parlamento tarafından görevden alınabilmektedir. 10 1.5 Türk Medeni Hukukunda Vesayet, velayet ve vasi kavramları. Türk Medeni Kanununun velayet, vesayet ve miras hükümlerinin uygulanmasına ilişkin tüzükte yer alan hususlar. Bakanlar Kurulu Karar Tarihi - No: 21/07/2003 - 2003/5960; Dayandığı Kanun Tarihi - No: 22/11/2001 – 4721; Yayımlandığı Resmi Gazete Tarihi - No: 10/08/2003 – 25195 ile düzenlenmiştir. Buna göre önemli maddelere kısaca göz atacak olursak; Madde 1 - Bu Tüzüğün amacı, 4721 sayılı Türk Medeni Kanununun velayet, vesayet ve mirasa ilişkin hükümlerinin uygulanmasını düzenlemektir. Madde 2 - Ergin olmayan çocuk ana ve babanın velayeti altındadır. Ana ve baba evli değilse velayet anaya aittir. Yasal sebep olmadıkça velayet ana ve babadan alınamaz. Velayet hakkında Türk Medeni Kanununun 335-351 inci maddeleri hükümleri uygulanır. Madde 3 - Türk Medeni Kanununun 346 ve 347 nci maddelerinde belirtilen durumlarda hakim, çocuğun korunması için onun bir aile yanına veya bir kuruma yerleştirilmesine karar verebilir. Bu halde, 2828 sayılı Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu Kanununun 22 nci maddesine göre ilgili mahkemeden korunma kararı alınır.Korunma kararı alınamaması halinde çocuk hakkında 1593 sayılı Umumi Hıfzıssıhha Kanununun 161 inci maddesi ile 1580 sayılı Belediye Kanununun 15 inci maddesinin ilgili hükümlerine göre gerekli önlemler alınır. Madde 8 - Bu Tüzüğün uygulanmasında Türk Medeni Kanununun 397 nci maddesi uyarınca vesayet makamı sulh hukuk mahkemesi, denetim makamı asliye hukuk mahkemesidir. Ancak, aile hukukundan doğan vesayet işlerinde, 4787 sayılı Aile Mahkemelerinin Kuruluş, Görev ve Yargılama Usullerine Dair Kanunun vesayet ve denetim makamlarına ilişkin 7 nci maddesi hükümleri uygulanır.11 1.6 Denetim Vesayet denetimini yapan merkezi yönetimdir. Denetime tabi olanlar ise devlet tüzel kişiliği dışında tüzel kişiliğe sahip yersel yerel yönetim birimleri ve belirli bir kamu hizmetini veya sosyal görevi yerine getirmek amacı ile kurulan tüzel kişiliğe sahip kuruluşlardır. Bu duruma göre özel hukuk alanında etkinlik gösteren ticaret şirketleri dışında kamu hizmeti görevi bütün tüzel kişiler, yerel yönetim birimleri, idari vesayetin konusunu oluşturur. Dernekler ve sendikaları ise genel yönetim içinde değerlendirmek ve onlar üzerindeki denetimi, hiyerarşik olarak nitelendirmek gerekir. 10 Fendoğlu Hasan Tahsin,Prof.Dr.,Türkiye Kamu Denetçiliği İleTanışacak,Makale;20.09.2010 (http://www.sde.org.tr/tr/kose-yazilari/592/turkiye-kamu-denetciligi-ile-tanisacak.aspx) 11 4721 Sayılı Türk Medeni Hukukuna istinaden Hazırlanan ;2003/5960 nolu Tüzük
  24. 24. 1.6.1 Hiyerarşik Denetim İle Ayrılıkları İdari vesayet denetiminde denetleyen ve denetlenen ayrı kamu tüzel kişileridir. Hiyerarşik denetimde ise yalnız, bir tüzel kişi vardır. Denetleyen ve denetlenen aynı tüzel kişi içindedir. İdari vesayet ancak kanunun gösterdiği organlar tarafından kanunun gösterdiği şartlar oluştuğunda uygulanır. Özerklik kural, idari vesayet istisna olduğu için yersel veya hizmet yönetimi kararını bağımsızca alıp uygulama yetkisine haizdir. Ancak bu kararlar vargısal olarak denetlenir. Hiyerarşik denetimde üst astın yetkisini kayıt tanımaksızın değiştirir, yerine karar alabilir. Vesayet denetiminde ise vesayet denetimi yapan işlemi onaylar, değiştirir ve geciktirebilir; ancak çok istisnai hal hariç yerine geçerek karar alamaz. Uyuşmazlık durumunda vesayet yönetimi kendi işlerinden, vesayet denetimine tabi kamu tüzel kişisi de kendi işlerinden sorumludur. İki ayrı tüzel kişilik ve iki ayrı karar vardır. Vesayet denetiminin amacı kamu yararına etkin bir şekilde gerçekleştirmek ise. bu denetimi savsaklayan vesayet makamının sorumlu olması gerekir. Vesayet makamını yaptığı işlem nedeniyle sorumlu tutmak bu yönetimin keyfi işlemleri yönünden etkileyici olur. Doktrinde bu konuda farklı görüşler vardır. Sıddık Sami Onar ve Metin Günday'a göre özellikle onay niteliğindeki işlemler, asıl işlemin bir unsuru olmadığı için davada davalı sadece vesayet denetimine tabi kamu tüzel kişisi olacaktır. Buna karşılık vesayet makamı, onamama veya değiştirerek onama işlemleri nedeniyle sorumlu olup, bu işlemler nedeniyle açılacak davalarda husumet vesayet makamına yöneltilebilecektir. 1.6.2 Yetki Genişliği İle Ayrılığı Yetki genişliğinde ilişki bir hiyerarşi ilişkisidir. Yetki genişliğine sahip görevlinin kullandığı yetkiler merkez yönetim örgütlerine aittir ve bu yönetimin adına alınır. Yetki genişliğine sahip görevli merkezi yönetimin memuru durumundadır. İdari vesayet sisteminde ise vesayet yönetimi ve vesayete tabi kamu tüzel kişisi olmak üzere iki ayrı tüzel kişilik vardır. Kamu tüzel kişisinde işlemi yapmaya yetkili olanlar vesayet yönetiminin memuru durumunda değildir ve kararları vesayet yönetimi adına değil ilgili tüzel kişilik adına alırlar. 1.6.3 Federatif Sistemle Ayrılıkları İdari vesayet yönetimi ancak tek devlet sınırları içinde, devlet yönetimi ile yerel kamu hizmetlerini görmek üzere bağımsız karar almaya ve uygulamaya yetkili yerel yönetim birimleri arasındaki bir denetim ilkesidir. Federatif sistemde federal devlet birden fazla devletin bir araya gelmesi ile oluşur, her federe devlet ayrı sınırlara, iç yönetim düzenine ve Anayasaya sahiptir. Yönetim hukuku içinde idari vesayet üniter devlette uygulanan bir denetim yönetimidir.12 1.7 Yönetim Ülkeyi ve ülke topraklarında yaşayan insan topluluğunu devletin ülkesi ve milletiyle bölünmezliği temel ilkesi çerçevesinde bütüncül bir yapının içinde bir araya getirirken, 12 YILMAZ Mahmut Esat;Hak.Ütğm;Ulus Devlet Bağlamında İdari Vesayet Denetimi;Makale (AYİM 15 Numaralı Dergi)
  25. 25. aynı zamanda ülke içinde her alanda türdeş bir yapı oluşturmak amacını taşıyan üniter devlet modeline hakim olan temel ilke, siyasi merkeziyetçilik ilkesidir. Siyasi merkeziyetçiliği koruma düşüncesinin idari alanda tezahürü idarenin bütünlüğü ilkesi ve uygulama aracıda idari vesayet kurumudur. Merkez dışı oluşumların program dışı uygulamalara yönelerek ulus devleti zayıflatabileceği ihtimali idari vesayetin bu bağlamda varlık sebebidir. Türk Kamu Yönetimi işleyiş açısından, siyasal alanda olduğu gibi, merkeziyetçilik sistemine dayanmaktadır. Ancak idari alandaki merkeziyetçilik, siyasi alandakinden farklı olarak yerinden yönetim kuruluşlarının dayandığı özerklik, demokratiklik, katılımcılık gibi değerlerin gerektiği şekilde işlemesine kimi zaman engel olmaktadır. Türkiye, idari teşkilatlanmasında Fransız yönetim modelini benimsemiştir. Fransa 1982 yılında yapılan reformla idari vesayeti kaldırarak yerine hukuksal denetimi ikame etmiştir. Türkiye'de de yerinden yönetimler üzerindeki idari vesayetin kaldırılarak, hukuksal demetim ile ikame edilmesi yerinden yönetimleri daha özerk kılacaktır. Bu da kamu hizmetlerinin yerinden yönetim kuruluşlarınca daha verimli ve etkin şekilde yerine getirilmesini sağlayacaktır.13 1.8 Kontrol 1.9 Eğitimde Tek Tip İnsan Modeli Zavallı “eğitim mahkûmları”, hayatlarının en güzel, en eğlenceli olması gereken yıllarını, daha sonra unutacakları bir sürü saçmalığı öğrenmek, ciddi bir “beyin yıkamasından” geçmek, kişiliklerini, tek tip adam yetiştiren “tornaya” teslim etmek için harcayacaklar. Gidecekleri okulların birinci amacı, onlara “ulu önder” Atatürk’ün müthiş bir adam olduğunu, hiç hata yapmadığını ve Türkiye’yi sadece Atatürk’ün yaptıklarını tekrar etmenin kurtaracağını ezberletmek, zihinlerine bu yalanı kazımak olacak. Cumhuriyet tarihi boyunca okullar bunu yaptılar. Dün yazıişleri toplantısında Tuğba, çocukluğunda en büyük korkusunun “Allah mı daha büyük, Atatürk mü daha büyük” sorusuyla karşılaşmak olduğunu, çocukken hangisinin daha büyük olduğuna bir türlü karar veremediğini anlatıyordu. Çocukları bu tür korkulara iten bir eğitimden geçti insanlar bu ülkede, hâlâ da geçiyorlar. Yeni Milli Eğitim Bakanı bazı değişiklikler yapmaya çalışıyor ama dün Kürşat Bumin’in yazısında yer verdiği YÖK Kanunu’nun girişi “yükseköğrenim”in amacını anlatmaya şu maddeyle başlıyor: “1- Atatürk ilke ve inkılâpları doğrultusunda Atatürk milliyetçiliğine bağlı...” 13 YILMAZ Mahmut Esat;Hak.Ütğm;Ulus Devlet Bağlamında İdari Vesayet Denetimi;Makale (AYİM 15 Numaralı Dergi)
  26. 26. Gerisini yazmaya bile gerek yok, birinci amacı bu olan bir üniversiteden çıkacak insanların “özgür düşünceli” bireyler olması mümkün mü sizce? Zaten bizdeki eğitimin amacı, “özgür düşünceli birey” değil, itaatkâr bir sürüye, öğrendiği ezberleri tekrar eden koyunlar yetiştirmektir. Cumhuriyet’in eğitim anlayışı ve amacı da budur.14 1.10 Kamu İKİNCİ BÖLÜM 2. Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK)’nin Vesayet Algılaması Modern millî devlet modeli ve onun ürünü olan her vatandaşın askerlik yapmakla yükümlü olduğu milli ordu sistemi, Batı Avrupa’nın tarihî, siyasî ve sosyo-ekonomik şartlarının bir ürünü olarak ortaya çıkmıştı ve bize ait bir model değildi. Klasik dönem Osmanlı devletinin modeli imparatorluktu. İmparatorluk yapısının gereği olarak devletin gerek idari teşkilâtı, gerekse ordu teşkilâtı profesyoneldi. Osmanlı devleti XVIII. yüzyıl sonlarından itibaren, Avrupa devletleri ve Rusya karşısında uğradığı mağlubiyetlerden çıkış yolu olarak, Avrupai tarzda modern bir ordu kurma ihtiyacı duymuştu. Ancak bu model değişikliği sadece asker alımı, eğitimi ve harp teçhizatının modernleşmesi ile sınırlı kalmamış, model alınan Fransız ve daha sonra Prusya ordu modelleri kaçınılmaz olarak devletin yapısını da dönüştürmüştü. Batı Avrupa’da ortaya çıkan modern ordunun asker kaynağı, mecburi askerlik hizmeti yapmakla yükümlü olan vatandaşlardı. Ordunun varlık sebebi vatanın savunulmasıydı. Bu amaç tabii olarak bir ulus-devlet modeliyle birlikte ve onun hizmetinde bulunarak gerçekleştirilebilirdi. Nitekim, Prusya askerlik modelini örnek alarak askeri teşkilatını kuran Osmanlı devleti, Tanzimat Fermanı ile, askerlik hizmetinin tüm halkın vatan borcu olduğunu ilan etmek zorunda kalmıştı. Böylece, yüzyıllardır devam etmekte olan hanedan-tebaa ilişkisi devlet-vatandaş ilişkisine dönüşmüştü. Tanzimat Fermanı’nda ilan edilmesine rağmen Osmanlı’nın Müslüman tebaasının zihninde henüz bir vatan mefhumu mevcud değildi. Müslümanlar için şeriatın uygulandığı her yer “dar’ül İslam”dı. Bu anlamda Avrupa’da kaybedilen topraklar, daha sonra algılanan şekliyle bir vatan toprağı kaybı travması yaratmıyordu. Osmanlı zihninde vatan kavramı, 1858 yılında çıkarılan Arazi Kanunnamesi ile oluşmaya, ete kemiğe bürünmeye başlamıştı. Bu kararname ile mülkiyeti devlete ait olan mir’i arazinin bir kısmı halka verilmişti. Böylece halk için, mülkiyeti kendisine ait olan topraklar, kaybetmemek için uğrunda savaşılacak vatan parçası haline gelmişti. Modern 14 http://www.taraf.com.tr/ahmet-altan/makale-gelelim-isin-ozune.htm
  27. 27. orduya geçiş, devletin toprak düzeni ve tebaasıyla ilişkisi de dâhil olmak üzere pek çok yapının değişmesini tetiklemişti. Avrupa tarihine bakıldığında, milli orduların ulus-devlet fikrinin savunucusu olan siyasî iktidarla birlikte ortaya çıktığı görülmektedir. Mecburi askerlik yoluyla insan kaynağını temin eden modern kitle orduları, Avrupa’da çeşitlilik arz eden geniş halk kitlelerinin türdeşleştirmesine, bir ulus-devlet yaratılmasına hizmet etmişti. Mecburi askerlik sistemine dayalı ordular yoluyla Avrupa devletleri, hem muazzam bir ateş ve insan gücüne sahip olmuşlardı hem de bütün uyruklarına doğrudan ulaşma ve onları biçimlendirme imkânına kavuşmuşlardı. Milli ordular bir yandan modern devletin kuruluş sürecinde ve kurulduktan sonra korunmasında hizmet ederken diğer taraftan ülkenin her tarafında merkezin otoritesini temsil ediyor, otoriteye itaat kültürünü yaygınlaştırıyordu. Vatandaşlık kavramı, diğer her türlü kimliğin üstünde, ulus-devletin en önemli kimlik kategorisi haline gelmişti. Bu sürece ekonomik açıdan bakıldığında, modern devletlerin oluşumu, aynı zamanda kapitalizmin örgütlenme tarihi olarak ortaya çıkmıştı. Bunun sonucu olarak ulus-devlet yanlıları, içeride krala, kiliseye ve feodallere karşı mücadele edip onlardan bağımsız bir ordu ve sivil bürokrasi oluştururken, sermaye birikimi sağlamak üzere “kolonyalizm”e dayalı bir ekonomik büyüme modeli geliştirmişlerdi. Bu model ilerleyen dönemlerde, Avrupa devletlerinin sömürü alanlarını genişletmek için birbiriyle kıyaysa harp ettiği dünya savaşlarına yol açacaktı. Osmanlı devletinde siyasi iktidar-modern ordu ilişkisi Batı Avrupa’daki gibi cereyan etmemişti. Ordunun modernleşmesi bizzat padişahların, eski ordu mensuplarına karşı canlarını ortaya koymak suretiyle verdikleri mücadeleler sonunda sağlanmıştı. Yine, sultana bağlı tebaanın yerini vatandaşlığa terk etmesi Sultan II. Abdülmecid’in 1839’da ilan ettirdiği Tanzimat Fermanı’yla mümkün olmuştu. Osmanlı Devleti’nde mecburi askerlik sistemi, Avrupa devletlerinde olduğu gibi, bir millet inşasının aracı olma başarısını gösteremedi. Bir Osmanlı milleti yaratmayı hedefleyen, İttihad-ı Anasır (Unsurların Birliği) projesi gerçekleşemedi. Osmanlı askere alma sisteminde geniş muafiyetlerin mevcut olması, bedel-i nakdi ve bedel-i askeri vasıtasıyla fiili askerlikten kaçınma mekanizmalarının bulunması, diğer taraftan Hıristiyan unsurların askerilik yapmaya direnmesi bu hedefin gerçekleşmesinde en büyük engel oldular. Osmanlı Devleti’nde iktidar mücadelesi, Avrupa’da olduğu gibi kralla burjuva arasında değil, padişahla bürokrat elit arasında cereyan etmişti. Batılılaşma yanlısı bürokrat elit, yeni ordunun üst rütbeli subaylarıyla ittifak ederek, 1876 yılında Sultan Abdülaziz’i zorla tahttan indirip II. Abdülhamit’i başa geçirmek suretiyle bir darbe yapmış ve iktidardan payını almak üzere ilk Meşrutiyet’i ilan ettirmişti. 19 Mart 1877'de açılan Meclis, Osmanlı-Rus Savaşı (93 Harbi) bahane edilerek 13 Şubat 1878'de padişah tarafından geri kapatıldı. 1878-1879 Rus Harbi’nde vukuu bulan büyük miktardaki subay zayiâtı, harp mekteplerine yoğun olarak halk çocuklarının alınması sonucunu doğurmuştu. Öğrenciler bu okullarda, batının lâik, pozitif ve rasyonel düşünceleriyle tanıştılar, Fransız ihtilalinden oldukça etkilendiler. Tamamiyle politize olmuş bulunan bu askeri kuşak içerisinden askeri tıbbiye öğrencileri 1889 yılında İttihat Terakki Cemiyeti’ni (İlk adı İttihad-ı Osmanî) kurdular. Askeri öğrencilerin ve genç subayların içerisinde yer aldığı cemiyet, II. Abdülhamid döneminin istibdat politikalarına karşı hürriyet mücadelesi veren siyasi bir parti haline dönüşmüştü. Harp okulu öğrencilerinin ve genç subayların, gizli örgütlenmeler yoluyla siyasete müdahale etmeleri silahlı kuvvetler tarihinde bir ilk olması sebebiyle önemliydi. Daha önce iktidar mücadelelerine dâhil olanlar ordunun üst düzey subayları olmuştu. İttihat Terakki Cemiyeti’nin organizasyonuyla ayaklanan 3.Ordu’ya mensup genç subayların tazyiki
  28. 28. neticesinde, II. Abdülhamid otuz yıl önce yürürlükten kaldırdığı Anayasa’yı yeniden uygulamaya koydu ve 24 Temmuz 1908’de II. Meşrûtiyet’i ilan etti. Selanik’te Üçüncü Orduya bağlı avcı taburları meşrûtiyetin muhâfazasını ve şehrin güvenliğini sağlamak için İstanbul’a getirildi. İstanbul’da bırakılan Avcı Taburları, 31 Mart 1909’da (milâdi 13 Nisan 1909) subaylarına karşı isyan ettiler ve kendilerine katılan halkın bazı kesimleri ile birlikte Heyet-i Mebûsan'ın önünde toplanarak ülkenin şeriata göre yönetilmesini talep ettiler. “İrtica” olarak adlandırılan bu isyan Selanik'ten gelen Hareket Ordusu tarafından 24 Nisan'da bastırıldı. 27 Nisan'da yeniden toplanan meclis, II. Abdülhamit'i bu ayaklanmadan sorumlu tutarak tahttan indirdi ve yerine V. Mehmet Reşat’ı getirdi. Ordu’nun müdahaleleri sonrasında, mutlak otoriteyi temsil etmekte olan padişahın yetkileri, 8 Ağustos 1909'da Kanun-i Esasi üzerinde yapılan bir dizi değişiklikle "sembolik" düzeye indirildi, Vekiller Heyeti (bakanlar kurulu) sadece meclise karşı sorumlu hale getirildi. II. Meşrûtiyet’in ilanından, I.Dünya Harbi’nin sonuna kadar bazen örtülü, çoğu zaman açık olarak siyaset ordu tarafından yönlendirilip, biçimlendirildi. Bu dönemde ortaya çıkan muhalif hareketler de asker kökenli idi. Gerek 31 Mart Vak’ası diye adlandırılan İstanbul’daki avcı taburlarının isyanı, gerekse 1912 yılında İttihat ve Terakki iktidarını deviren Halaskâr Zâbitan grubu, ordu içerisinden çıkan muhalefet hareketleriydi. İttihatçı genç subayların gizli örgütlenme ve siyasete müdahale biçimleri ileriki dönemlerde 27 Mayıs İhtilalini yapacak olan genç subayların ilham kaynağı olmuş, İttihatçıların “irtica” olarak adlandırdıkları 31 Mart Vak’ası ile yaşadıkları travma Cumhuriyet dönemine taşınmış ve 1925’deki Şeyh Said isyanı, 1930’daki Menemen hadisesi gibi olaylar arasında hep bir devamlılık aranmıştır. Bu kavram, siyasete müdahale niyetindeki askerlerin sarıldığı en temel argüman haline gelmişti. a. Cumhuriyet’in İlk Yıllarında Ordu Bizim için 30 Ekim 1918’de sona eren I.Dünya Harbi’nden Osmanlı ordusu büyük bir darbe yemiş olarak çıktı. İmzalanan Mondros Mütârekesi hükümlerini ihlal eden müttefik devletlerin ve İngiltere’nin teşvik ettiği Yunanistan’ın ülkeyi işgal etmesi, yeni bir mücadele dönemini başlattı. Milli mücadele dönemi adı verilen bu dönemde, işgal kuvvetlerine karşı ilk savaşlar İttihatçıların örgütlediği milis kuvvetler tarafından verildi. İstanbul’da toplanan Meclis-i Mebûsan’da kabul edilen “Misâk-ı Milli” ile, vatan olarak kabul edilen coğrafyanın sınırları tayin edildi. Ankara’da 23 Nisan 1920’de Milli Meclis’in açılmasından sonra, düzenli ordu ile savaşın yürütülmesi dönemine geçildi. Başta Kuvva-yı Seyyare olmak üzere, düzenli orduya katılmayan milis kuvvetler tasfiye edildi. 1 Mart 1922’de Meclis tarafından saltanat kaldırıldı. Milli Mücadele dönemi 24 Temmuz 1923 tarihinde imzalanan Lozan Antlaşması ile tamamlandı. 29 Ekim 1923 tarihinde Cumhuriyetin ilanı ve 03 Mart 1924 tarihli Hilâfetin İlgâsına ve Hanedanı Osmâninin Türkiye Cumhuriyeti Memâliki Haricine Çıkarılmasına Dair Kanun’la Türkiye, Mustafa Kemal Paşa önderliğinde, lâik bir cumhuriyet olarak şekillendirildi. Türk tarihinde ve TSK tarihinde yeni bir dönem başlamıştı. 1920’de açılan ilk Meclis’ten çok partili sisteme geçilen döneme kadar, Meclis’te ciddi bir asker ağırlığı mevcuttu. Asker kökenli milletvekillerin Meclis’te temsil oranları aşağıdaki gibiydi. I. Meclis (1920-1923) % 15 II. Meclis (1923-1927) % 20 III. Meclis (1927-1935) % 19
  29. 29. IV. Meclis (1935-1939) % 16 V. Meclis (1939-1943) % 18 VI. Meclis (1943-1946) % 16 II. Meclis'te hemen hemen bütün ordu ve kolordu komutanları milletvekili seçilmişlerdi. Savunma, Bayındırlık, Ulaştırma ve İçişleri Bakanlıklarının asker olması bir gelenek halini almıştı. Genel Kurmay Başkanlığı 1924 Martına kadar hükümette bir bakan gibi temsil edilmişti. Yukarıdaki istatistikler, kurulan Cumhuriyet’in askeri karakterini açıkça göstermek bakımından yeterlidir. İsmet Paşa’nın Başbakan’lık görevini yürütürken orgeneralliğe terfi etmesi, Cumhurbaşkanı Atatürk’ün 1927 Haziran’ında askerlikten emekli olması, görünüşte sivil bir örgütlenme olan yeni cumhuriyet üzerindeki askeri vesayetin ağırlığını gösteren iki önemli örnektir. Cumhuriyet ilan edildikten sonra, M. Kemal, İsmet İnönü ve Fevzi Çakmak üçlüsü, milli mücadelenin diğer asker önderlerini tasfiye ederek, rejim ve ordu üzerinde mutlak hakimiyet tesis etmişlerdi. Askerler tarafında kurulan ve yine askerler tarafından biçimlendirilen devletin ideolojisini, tabii olarak, onların hayata bakışı etkilemişti. Pozitivist-ilerici bir ideoloji benimseyen ve bu ideolojiyi “Kemalizm” olarak kutsayan ordu, 1923 yılında kurulan modern devlete bir halk yaratma vazifesi üstlenmişti. Pozitivistler, modernliğe, çağdaşlığa, bilime, teknolojiye, rasyonelliğe iman ederler, dini talepleri tehlikeli ve modernleşme önünde engel görürlerdi. Cumhuriyet döneminde ordu kendisini, Avrupalı pozitivistler gibi, topluma çağdaş uygarlık yolunu gösterecek bir misyoner olarak kabul etmişti. Cumhuriyet döneminde ordu, benimsediği ve temsil ettiği batıcı/modernleşmeci ideolojiyi, silah altına alınan halkı eğitmek suretiyle yaygınlaştırmaya çalışmış, sahiplendiği siyasal iktidara toplumsal itaatin sağlanması görevini ifa etmişti. Bu dönemde ordu, Osmanlı ordusunun Prusya modelinden ilhamını aldığı, ‘Millet-i müselleha’ (Silahlı millet/asker millet) kavramını aynen devam ettirerek, ordu ve milletin birbirinden ayrılmaz bir bütün olduğunu, ordunun milletin silahlanmış şeklinden ibaret bulunduğunu propaganda etmek suretiyle, toplumun militarizme hoş görü ile bakmasını sağlamış, cumhuriyet içerisindeki askeri ağırlığı meşrulaştırmış, asker ne yapıyorsa doğru yapıyor şeklinde bir algılama yaratmıştır. Nitekim, cumhuriyet devrimleri ile halkın din ve gelenekleri çatıştığında, ordu- millet söylemi dirençleri kırmada etkili olmuştur. İkinci dünya savaşına kadar ordu daha ziyade rejimin korunması ve benimsetilmesi ile uğraşmış, 1925’deki Şeyh Said isyanı, 1930’daki Menemen hadisesi ve 1937’de ortaya çıkan Dersim ayaklanması iç tehditler olarak bastırılmıştı. 31 Mart hadisesini yaşamış İttihatçı kökenli yönetici kadro zihninde, bu olaylar arasında 31 Mart hadisesi ile bir devamlılık kurulmuş ve bu olaylar “şeriatçı kalkışmalar” olarak algılanmış ve takdim edilmiştir. 1944 yılında emekli edilinceye kadar Fevzi Çakmak’ın Genelkurmay Başkanlığı görevini yürüttüğü dönemde askerler, kendi meslek alanıyla iştigal etmiş, görünürde sivil güç/askerî güç arasında bir çatışma yaşanmamıştı. Bunda, Cumhurbaşkanlığı makamının M. Kemal Atatürk ve İsmet İnönü gibi karizmatik askeri önderler tarafından doldurulması, asker kökenlilerin Meclis’te yüksek oranda temsil edilmesi önemli rol oynamıştı. 1939 yılında İkinci dünya savaşı başladığında Türk ordusunun eğitim, teçhizat ve lojistik bakımdan ne kadar yetersiz olduğu gün yüzüne çıkmıştı. Uzmanların değerlendirmesine göre, bir Alman işgaline karşı ordumuzun üç haftalık direnme gücü mevcuttu. O zamana kadar ülkenin güvenliği çevre ülkelerle imzalanan paktlar yoluyla sağlanmaya çalışılmıştı. 1934’te Balkan ülkeleri ile imzalanan “Balkan Antantı” ve 1937’de Iran-Afganistan ve Türkiye
  30. 30. arasında imzalanan “Sadabat Paktı” bu mahiyette idi. Bazı tarihçilerin iddialarına göre (Mete Tunçay, Cemil Koçak), güç¬lü bir or¬dunun po¬li¬ti¬ka¬ya mü¬da¬ha¬le edeceğine inan Atatürk, bilinçli olarak orduyu güçlendirmemiş, kendisine sadık subayları ordunun başında tutmuştu. İkinci Dünya savaşının başlangıcında mevcudu 400 bin kişi olan ordu, savaş tehlikesine karşı bir buçuk milyona çıkarılmış, Harbiye’ye daha fazla öğrenci alınmıştı. Ordudaki bu geçici şişkinlik, savaş sonrasında terfi sisteminde birçok sıkıntıya sebep olmuştu. b. İkinci Dünya Savaşı ve Ordudaki Modernleşme İhtiyacı İkinci Dünya savaşı Türk ordusunun modernleşme ihtiyacını iyice ortaya koymuştu. Savaşa girmeden krizi atlatan Türkiye, ordunun modernizasyon ihtiyacını Batı ittifak sisteminden karşılamayı düşünüyordu. Süresi dolan “Türk-Sovyet Dostluk ve Saldırmazlık Antlaşması”nı müzakere etmek üzere 7 Haziran 1945’de Sovyet dışişleri bakanı Molotov ile görüşen Türkiye’nin Moskova büyükelçisi Selim Sarper, SSCB’nin Türkiye’den toprak talebi olduğunu ve Boğazlarda hak talep ettiğini telgrafla Ankara’ya bildirmişti. Bu telgrafın pompaladığı Sovyet işgali korkusu, İkinci Dünya savaşından sonra Türkiye’nin bütün dış politikasını biçimlendirmiş, Türkiye İngiliz-ABD ekseninin merkezinde olduğu, Batı ekseninde yer almıştı. Bu yeni eksen tercihi, Türkiye’nin tek parti yönetiminden, çok partili demokratik bir sisteme geçmesini de zorunlu kılmıştı. İkinci Dünya savaşından ağır bir yükle çıkan İngiltere, Ortadoğu’nun jandarmalığını ABD’ye devretmişti. Ortadoğu’ya yeni giren ABD, müttefiki kabul ettiği Türkiye’nin II. Dünya Savaşı sırasında “Ödünç Verme ve Kiralama Yasası” yoluyla aldığı borçları sildi ve savaş sırasında Türkiye’ye ödünç verilen 150 Milyon $ değerindeki araç-gereç ve malzemenin 4,5 Milyon $ karşılığında Türkiye’nin mülkiyetine geçmesine izin verdi. Daha sonra Truman Doktrini ve Marshall Yardımı çerçevesinde sağlanan ekonomik yardımlarla Türkiye’ye nüfuzunu derinleştirdi. Türkiye, 4 Nisan 1949’da kurulan NATO askeri ittifakının bir parçası olabilmek için, 18 Temmuzda Kore’ye bir tugay yolladı. Ne yazık ki bu savaşta 706 Türk askeri şehit olmuş, 2.111’i yaralanmış, 168 kişi kaybolmuş, 219 kişi de esir düşmüştü. Kore’ye gönderilen Türk ordusunun % 66’sı yitirilmişti. Vatan savunması için yapılandırılmış olan Türk ordusu, komşusu bile olmadığı bir ülkeye, hür dünya ideali(!) için savaşmaya gitmişti. Bu fedakârlık Türkiye’nin Batı’ya adanmışlığını göstergesi olarak kabul edildi ve Türkiye 1952 yılında NATO’ya üye kabul edildi. NATO’nun kanat ülkesi oldu. 1950’de kurulan DP iktidarı döneminde Türkiye, ABD ve İngiltere’nin Ortadoğu savunmasını güçlendirme çabalarına destek verdi, İngiltere’nin bölgedeki menfaatlerinin korunması için oluşturulmaya çalışılan Ortadoğu Savunma Örgütü’ne katılmaları için bölge ülkeleri üzerindeki etki gücünü kullanmaya çalıştı. ABD ve İngiltere’nin yönlendirmesi ile ortak güvenlik amacına hizmet etmesi için Türkiye, Yunanistan ve Yugoslavya arasında 1953 tarihinde kurulan Balkan Paktı’na katıldı. 1955 yılında Irak, Pakistan, İran ve İngiltere’nin de iştirakiyle oluşturulan Bağdat Paktı’nda yer aldı. 1958'de Irak'ın pakttan çekilmesi üzerine, Amerika’nın desteği ve diğer üyelerin iştirakiyle CENTO kuruldu. Soğuk savaşın hüküm sürdüğü bu dönemlerde Türkiye, “Demir Perde Ülkeleri”ne karşı, “Hür Dünya”nın güvenliği ve menfaatlerinin korunması için elinden gelen her türlü desteği verdi.15 15 http://www.sde.org.tr/tr/haberler/1287/selcukludan-27-mayisa-ordunun-tarihi-donusumu.aspx
  31. 31. “Türkiye Cumhuriyeti son 50 yılını darbelerin kaos ve karanlığında yitirmiş bir ülkedir. Bunun nedenlerini araştırmak için Osmanlı Devleti’nin son döneminde orduya bulaşan siyaset hastalığının ve Cumhuriyetin kuruluşundaki tepeden inmeci uygulamaların hatırlanması gerekir. Osmanlının son döneminde Ordu içinde fırkalaşma ve masonik kadrolaşma Balkan harbinde müthiş bozguna ve kısa süre sonra hiç hazırlıklı olmadığımız halde birinci cihan harbine girerek Osmanlı Devletinin yok olmasına neden olmuştur. Osmanlının enkazından Kurtuluş savaşıyla iyice yıpratılmış, 12,5 milyon nüfuslu yeni Cumhuriyetin kurulması için düşmanlarımızın en önemli istekleri olan islam’dan ve İslam Ülkelerinden uzaklaşmamız, dinde lakayt yöneticiler tarafından da benimsenerek yeni devletin batıdan onay alması sağlanmıştır. Bu konuda İngiltere Avam Kamarasında ‘Türklerin istiklalini ne için tanıdınız’ diye yükselen itirazlara Lord Gürzon; “Biz onları maneviyat ve ruh cephesinden öldürmüş bulunuyoruz. Asıl bundan sonraki Türkler bir daha eski satvet ve şevketlerine kavuşamayacaklardır” demiştir. Türkler Cumhuriyet sonrası batıya dostça ve samimiyetle yaklaşırken, batı İslam dünyası üzerindeki kirli emellerinden hiçbir zaman vazgeçmemiştir. İslam ülkelerindeki zengin enerji kaynaklarını ele geçirmek, İslam devletlerini parçalayıp bölerek güçsüz, zayıf, küçük kendilerine bağımlı tutmak için her türlü entrikalara, siyasal, sosyal, ekonomik, askeri baskılara başvurmuşlardır. Bu baskıları bazen gizli servisleri veya ellerinde tuttukları medya organlarından sinsice, bazen de ekonomik baskı ve askeri güç kullanarak yapmaktadırlar. İkinci Dünya savaşı sonrasında Churcil’e Yalta’da bir basın toplantısında Türkiye’nin konumu hakkında sorulan bir soruya “Türkiye’nin belirli bir ağırlığı vardır. Bu kilosunu İslam alemine ve Sovyet Rusya’ya karşı korumalıdır. Eğer Türkiye zayıflayacak olursa İslam alemine ve Sovyet Rusya’ya karşı desteklenerek eski kilosuna çıkarılmalıdır. Fakat Türkiye şişmanlayacak (fazla güçlenecek ) olursa derhal rejime tabi tutulup eski kilosuna indirilmelidir” cevabı, İngiltere’nin Türkiye’ye bakışını yansıtan bir görüştür. Komünist blokun güçlü olduğu iki kutuplu dünyada Rusya’ya komşu İslam ülkelerini Batı’nın savunması için Rusya’ya karşı kalkan olarak kullanılmıştır. İkinci dünya savaşından sonra batının önderliğinin İngiltere’den Amerika devralmıştır. Bu nedenle Türkiye ABD’ne yaklaşma gereğini duydu. 1947 yılında Türkiye ve Yunanistan Sovyetler Birliği tehdidi altında diye Truman doktrini çerçevesinde ekonomik ve askeri yardım planına alındı. Genel Kurmay Başkanı Salih OMURTAK başkanlığında bir Türk heyeti Amerika’ya gitti. 1948’de Türkiye dünya Bankasından ilk borcunu (50 Milyon $) aldı. Marshall yardımı yürürlüğe sokuldu ve 1948-52 yılları arası 351 700 000.-$ yardım aldı.Türkiye 1950’de Kore’ye asker gönderdi. Bu birlik, ABD birliklerini korumak için çok büyük kayıplar verdi. ABD başkanı Truman yardımı 3 katına çıkardı. Sonuçta Türkiye 1951 yılında NATO’ya kabul edildi. 1952’de düşünce, finansman ve techizatını ABD’nin verdiği, Özel Harp Dairesi, Seferberlik Tedkik Kurulu adıyla kuruldu. Sınavla Türk Subayları Amerika’ya davet ediliyor, özel harp kursları görüyordu. İlk giden 16 subay arasında Yüzbaşı Alpaslan TÜRKEŞ’te vardı. Daha sonra kurulduğu ülkelerde Gladio diye isimlendirilen özel harpçiler Türkiye’de tüm ihtilallerde ve kirli işlerde görülecekti. 1927 yılında kurulan Milli Emniyet Hizmeti (MEH) teşkilatının da CIA ve diğer yabancı batılı istihbarat servislerinden yoğun parasal destek gördüğü 1955-56’larda Başbakanlık Müsteşarı tarafından tespit edilmiştir.
  32. 32. 5 Eylül 1955’de Selanik’te Atatürk’ün doğduğu ev bombalanmış ve bir gün sonra İstanbul Beyoğlu’nda azınlıkların dükkanları çirkin bir şekilde yağmalanmıştı. Bu olayın Özel harp dairesi tarafından planlandığı yıllar sonra özel harpçi Orgeneral Sabri YİRMİBEŞOĞLU hatıratında açıklayacaktı. Planlayıcılar kahraman Türk Subayı olarak terfi ederken, olaydan haberi olmayan Demokrat Partisi iktidarı Yassıada’da bu olay nedeni ile de Anayasayı ihlalden mahkum olacaktı. 21 Ocak 1972 tarihli Daily Telegraph gazetesi CIA’in hangi ülkede darbe yaptığına açıklarken Türkiye’de 1960 ihtilalini ve 1971 müdahalesini CIA kaynaklarına dayanarak bildirmiştir. 12 Mart 1971 müdahalesinden birkaç yıl sonra, Eski Dışişleri Bakanı İhsan Sabri ÇAĞLAYANGİL 12 Mart darbesinden 3 ay önce ABD Büyükelçisi’nin haşhaş ekiminin yasaklanmasını Türk Hükümetinden istediğini ve Başbakanın bunu kabul etmediğini, ABD Büyükelçisi’nin ise çok yazık bundan fena neticeler doğacak dediğini söyleyerek çok fena neticeler belli oldu. 3 ay sonra hükümetimiz düşürüldü dedi. Darbe sonrası kurulan hükümet haşhaş ekimini kısa sürede yasaklamıştı. 12 Mart darbesi öncesi Hv.K.K. Muhsin BATUR bir ödül töreni için ABD’ye gitmişti. Soğuk savaşın en hızlı olduğu bu yıllarda ABD Türkiye’de kendi kontrolünden çıkmış sol eylemlerden rahatsız oluyordu. Bu nedenle komutana darbenin ne zaman yapılacağını sordukları yazılmıştır. 1971 darbesinde sol eylemlerde kullanılan pek çok eylemci hapislerde çürür, gizli köşklerde işkenceye tabi tutulur veya çatışmalarda öldürülürken CIA ve Özel Harpte bu eylemcileri kullananlar başarıları ile övünüyorlardı.16 1974 Kıbrıs müdahalesinden sonra ABD ile ilişkilerimiz bozulunca, Org Semih Sancar Başbakan Ecevit’ten örtülü ödenekten, “ örtülü ödenekteki paranın tümüne yakın olan birkaç milyon lira istiyor”. Ecevit ne için istediğini sorunca “Özel Harp Dairesi için istediğini, daha önce bu dairenin masraflarının ABD tarafından karşılandığını, bu dairenin ABD askeri yardım kuruluşu ile aynı binada çalıştığını” bildiriyor. Ve Ecevit 12 Mart sonrası Kontrgerilla faaliyetleri ile ilişkili bu teşkilatı tam öğrenememeden iktidardan ayrılıyor. 1975–80 yılları Türkiye için terörün tırmandığı yıllardı. 1974’de terörden 4 kişi ölürken, 75 de 35, 76 da 104, 77 de 292 kişi ölüyor. 1978–79 İran,’da Humeyni devrimi ABD’nin gözlerini dört açmasına ve Türkiye’ye ayrı bil ilgi göstermesine neden oluyor. 7–8 Haziran 1980’de Gn. Kur. Bşk Kenan Evren ABD’ye gidiyor. Başkan Carter’in milli güvenlik danışmanı Zbigniew Brezinski ile görüşüyor. Brenzinski “İstikrarlı bir Türkiye istiyoruz. Ama Türkiye bu konuda iyiye gitmiyor bir şeyler yapmak lazım” diyor. 12 mart darbesinde olduğu gibi ihtilalden bir hafta kadar önce de Hv. K.K. Tahsin Şahinkaya (Dünyanın en zengin generali) ABD’de görüşmelerde bulunuyor. 11 Eylül günü öğle vakti Başbakan Demirel bir müdahale olacak mı diye etraftan bilgi toplamaya çalışıyor ama sonuç alamıyor. 12 Eylül sabahı İhtilal başarılmıştır. İhtilal başlamadan önce Ankara’da basılan taşra baskısı Günaydın Gazetesinin birinci sayfası alt yarısında üç sütuna basılmış bir yazı başlığı vardı. Başlıkta “ Ankara’da önemli olaylar bekleniyor. Avrupa’dan bir uçak dolusu gazeteci geldi.” Yazıyordu. Yani başbakanın ihtilalden haberi yokken Avrupalı gazeteciler ihtilali yakından izlemek için tam gününde gelmişti. Brezinski darbeyi ABD başkanına tiyatroda oyun seyrederken haber veriyor ve “Bizim çocuklar başardılar” diyordu. Darbe sonu 11 Eylüle kadar tırmanarak devam eden terör olayları birden son buldu, Hükümet düşürüldü, Parlamento feshedildi, siyasi partiler kapatıldı. 650.000 kişi gözaltına alındı. 16 Kemal ŞAHİN,”Bağımsız Türk Mahkemelerinde Yargılanmak İstiyorum”,Sarıyıldız, Ankara,2007,S.5-8

×